İki şaire dair

HİCRİ İZGÖREN  [email protected]

Nazım Hikmet ve Ahmed Arif ölüm yıldönümleri nedeniyle çeşitli etkinliklerde anılıyor. İki büyük şairimizi değişik yıllarda böyle bir Haziran takviminde kaybettik. Hasan Hüseyin ‘Haziran’da ölmek zor’ demişti Nazım’ın arkasından. Yıllar sonrasında da yine aynı takvimde Ahmed Arif’i kaybettik. Bu köşenin sınırları içinde bu iki ustayı birkaç cümle ve dizeyle anmak ve anımsatmak istedim.

Nazım Hikmet…

Kavgasıyla, sevdasıyla şiirin ‘Mavi gözlü dev’i. Gel gör ki biz bu dev’i mahalleli bir arkadaşımızmış gibi önadıyla anarız. Sadece Nazım deriz ve bu bir saygısızlık sayılmaz. Yıllar sonrasında öğreniriz ki; bu sıcaklığı Yanis Ritsos ona yazdığı bir şiirde en yalın haliyle ifade etmiş ve ondan da bize bulaşmış sanki:

“Nâzım sen bizi öyle çok sevdin,

biz seni öyle çok sevdik ki

Küçük adınla çağırır herkes seni

Herkes sen der sana

Özgürlük ki adlarından biridir senin,

O senin en güzel adın.”

Nazım; mücadelesiyle, aşklarıyla, şiiriyle 61 yıllık ömrüne birkaç ömür sığdırdı. Toplamda ömrünün 12 yılı mahpusta geçer ama ‘Yaşamaya Dair’ şiirinde dile getirdiği gibi hep dışarıyla birlikte yaşadı:

“Diyelim ki hapisteyiz, 

yaşımız da elliye yakın, 

daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. 

Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız, 

insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla 

yani, duvarın ardındaki dışarıyla. 

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım 

hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak…”

Ömrünün son 10 küsur yılında memleketten sürgündür ve kaçaktır.

Yani hasret ve tutkuyla, büyük düşlerle doludur. Başı köpük köpük bulut, içi dışı deniz memleket ve artık yorulmuştur yüreği.

“…Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda,

budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.

Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında”

Yıllarca onu vatan hainliğiyle suçlayan  sistem, son yıllarda onu düşünce yapısından, sanatından soyutlayarak  magazinleştirmeye çalışmaktadır. Unutulmamalıdır ki; Nazım davasıyla, sevdasıyla, acısıyla, hasretiyle, kavgasıyla, bir bütündür. Onun protestosu yalnızca kişisel ve yazınsal değil, toplumsal ve tarihseldir de.

…Ve Ahmed Arif

Nazlı filintası şiirimizin. Mısranın haysiyeti… Kavgalı, yaralı ve sevdalı.

Ahmed Arif bir kavga şairidir. Öyle bilinir ama aynı oranda bir aşk şairidir O. Öyle bir sevda ki bu, bütün fasıllar bir araya gelse bile kavuşmak mümkün değildir. En toplumsal izleklerde bile ilan-ı aşk makamında bir kara sevda her dem duyumsatır kendini.

Ahmed Arif  destansıdır, epiktir. Bazen kırılgan olsa da söylem çoklukla dobra dobradır. En koyu karanlığında bile umut eksik değildir:

“…Ve sen daha demincek,

Yıllar da geçse demincek,

Bıçkılanmış dal gibi ayrı düştüğüm,

Ömrümün sebebi, ustam, sevgilim,

Yaran derine gitmiş,

Fitil tutmaz, bilirim.

Ama hesap dağlarladır,

Umut, dağlarla…”

Hemen her şairin ilk şiirleri sonraki şiirleri yanında biraz boynu bükük kalır. Ancak Ahmed Arif şiirinde böylesi bir acemilik ya da hamlık görülmez. Erken olgunlaşmış daha doğrusu aceleye getirmeden bir kuyumcu işçiliğiyle işlenmiş, bekletilmiş, demlenmiş bir şiirdir Onunkisi. Korkusuz, pazarlıksız.

“Seni sevmek,

Felsefedir kusursuz.

İmandır, korkunç sabırlı.

İp’in, kurşun’un rağmına,

Yürür pervasız ve güzel.

Sıradağları devirir,

Akan suları çevirir,

Alır yetimin hakkını,

Buyurur, kitabınca…”

İçerisi ve dışarısı, düş ile gerçek iç içedir. Şiirinin öznesi doğrudan kendisidir. Lirizmin doruğundadır. Tek bir dizede bile teklemeden, anlatım sıkıntısı çekmeden.

***

Bu  büyük ustaları anlatmak sayfalara, kitaplara sığmaz. Bu yazı Onlara birer seranad, birer gül uzatmak niyetineydi.

Anılarına saygıyla.

Yazarın diğer yazıları