İktidar olmalıyız!

Muhtemelen günümüz politikacıları arasında Cumhurbaşkanı Erdoğan kadar bir uçtan başka bir uca bu kadar kolay savrulabilen bir lider yoktur; kendisi bu gün “ak” dediğine yarın “kara” demekten asla gocunmuyor. Bu hem iç hem de dış politika açısından böyle…

Bir yandan çıkıp Meclis kürsüsünde idam edilen insanların mektuplarını göz yaşları içinde okuyor, diğer yandan çok kısa bir süre sonra “idam cezası önüme gelirse imzalarım!” demekte hiç bir sakınca görmüyor.

Bu ülke daha önce hiç bu kadar inanç sömürüsü yapıp, aslında kendi günlük çıkarlarından başka hiç bir şeye inanmayan bir kadro tarafından yönetilmemişti. Daha dün “biz bu yola analar ağlamasın diye çıktık!” diye insanlardan oy isteyen Erdoğan bir kaç gün önce sokağa çıkıp demokratik haklarını kullanmak isteyecek HDP’lileri ölümle tehdit etti.

Erdoğan ve çevresi tam da böyle adamlar; yukardaki tarifin bize anlattığı bir şey var: “Erdoğan iktidarını anlamaya çalışırken; hiç bir değer ve inanç üzerinden değerlendirme yapmamalıyız; karşımızda bunların hepsinin üstüne çizgi çekmiş, hayatı sadece iktidar ve para üzerinden okuyan bir ekip var!”

Türkiye toplumunun yaşadığı en büyük ironi de bu olsa gerekir; gelmiş geçmiş en inançsız insanları Türkiye toplumunun en inançlı insanları diyerek yıllardır iktidar yapıyorlar. Yaşanan şey “tek bir vücutta birden çok kişilik taşıyan şizofrenik bir durumu andırıyor!

Hem idam edilen insanların arkasından ağlayan; hem de ısrarla yeniden idam cezasının ceza yasalarında olmasını isteyen; bir taraftan analar ağlamasın diye miting meydanlarında insanlardan oy isteyen, diğer taraftan “Türkiye beka sorunu yaşıyor, bu uğurda ölüm de, gazilik de olur, önümüze çıkanı öldürürüz! diyen adam aynı vücutta yaşıyor. (Bunun nasıl bir şey olduğunun değerlendirmesini okuyucuya ve ruh doktorlarına bırakıyorum.)

Buraya kadar olan belki; “bütün bunları yapan kişi bir politikacı, dünyanın başka yerlerinde de politikacılar tutarlı değiller!” diyebilirsiniz. Bu yaklaşımın bir yere kadar anlaşılır bir tarafı var; fakat yıllardır bıkmadan usanmadan her defasında kendini inkar eden Erdoğan ve çevresine oy veren Türk seçmenine ne oluyor?

Asıl sorun tam da burada; “Türkiye toplumu bu kadar mı muhakeme etme yeteneğini yitirdi?” Bir dönem öncesine kadar insanlar “tamam insanlar Erdoğan’ın tutarsızlıklarını görüyorlar ama başka kime oy versinler, muhalefet mi var?” diyorlardı.

“Diyelim ki bir dönem bu izahın bir karşılığı vardı; fakat şimdi buna inanan kimse kaldı mı?” Türkiye toplumu sadece Erdoğan’ın bir alternatifi olmadığı için, veya muhalefet partileri Erdoğan’a alternatif olamadıları için mi; her defasında Erdoğan’ı açık ara seçerek iktidara getiriyor?”

Bana kalırsa neredeyse 16 yıldır süren Erdoğan iktidarını bu kadar sığ değerlendiremeyiz; bu duruma mecburen biraz daha ciddi yaklaşmalıyız. Burada; tarihin, sosyolojinin, ekonomik gelişmelerin güdülediği yeni bir toplumsallıkla karşı karşıyayız ve bizim bunu artık çözümleme gibi bir zorunluluğumuz var.

Türkiye’yi yönetenler ve yönetmeye aday olanlar Türkiye’nin muhatabı olduğu bütün temel sorunları beka sorunu olarak topluma pazarlıyorlar; “Kürt sorunu, Alevi sorunu, demokratikleşme sorunu, Kıbrıs sorunu” düzen partileri ve medyası tarafından sürekli beka sorunu olarak tanımlanıyor.

Bu alanlarda yaşanan her türlü gelişme Türk egemenleri tarafından “Kriz” olarak ambalajlanıp topluma sunuluyor. Sonrası hepimizin malumu; 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 20 Temmuz darbesi. Krizi bahane edenler çözüm adına sürekli diktatörlük talep ettiler. Bu zamana kadar bu talep sürekli askerlerden gelirdi.

20 Temmuz’la birlikte bu talep çok güçlü bir biçimde; AKP/MHP ikilisi başta olmak üzere sivillerden geldi. Bunun denk düştüğü şey bizi kitaplarda okuduğumuz klasik Faşizm’e oldukça yakınlaştırdı. Bu koşullarda sadece daha iyi muhalefet olmayı önümüze koyarak Erdoğan rejimini yenemeyiz; yeni dönemin hedefimiz iktidarı almak olmalı!

Yazarın diğer yazıları