İnsan dilinden düşerse

Kış geliyor. Soğuklar, göğüs kafeslerinden boğaza doğru uzanan aralığa olanca basıncıyla yükleniyor. Diz kapaklarında ince bir sızı, ayak parmaklarının ucunda hafif bir uyuşma, karıncalanma. Çocukluğumdan beri her kışın başlangıcı, hiç sektirmeden bedenimde bu devinimlerle kendini gösterir. Hafif bir tedirginlikten gittikçe yoğunlaşan bir telaş kaplar bedenimi, zihnimi, bu belirtiler kendini göstermeye başlayınca. Hele bir de sabahın erken saatinde evden çıkmışsam ağzımı açtığımda gözlerimin kadrajını, ağzımdan çıkan bir duman bulutu kaplıyorsa bedenimdeki telaş yerini paniğe, panik yerini kısa süre sonra bir panik atağa bırakır. Kışı nerede, hangi şehirde, hangi ülkede karşıladıysam bedenimde hissettiğim soğuğun yol açtığı devinimler, ruhumdaki telaş ve panik hiç değişmedi yıllar yılı. Her kış başlangıcı, atlatmam, başa çıkmam gereken bir travma olarak kaldı hayatımda.

Elbette biliyorum bunun sebebini, elbette bunun bir fiziki üşümeden ziyade bir ruhsal üşüme olduğunu biliyorum. Çocukluğumdan bu ömrüme kadar kışları karşılayan bedenimin giydiği giysiler, çocukluğuma oranla görece iyileşen ekonomik durumumun almamı sağladığı tedbirler, bedenimin soğuktan çok daha az etkilenmesini sağlayabilirdi. Sağlardı. Sağlamaya yeterdi. Ama yetmedi. Kış başlangıçları benim için hep bu belirtiler, bu telaş, panik ve travmayla birlikte çıkageldi ömrüm boyunca. Sonra anladım ki, farkına vardım ki, hissettim ki çocukluğunun yaraları asla iyileşmiyor, eksiklikleri asla tamamlanmıyormuş insanın. Aldığım en iyi ayakkabının, en sıcak botun çocukluğumun yırtık, su çeken ayakkabılarında mütemadiyen üşüyerek büyümüş ayaklarını asla ısıtmaya gücü yetmiyor. Çocukluğunda ne eksik kaldıysa, insanın ömrü boyunca hep eksik kalırmış. Çocuklukta açılan yara asla kapanmaz, en ufak darbede yeniden kanarmış.

Aldığım eğitim ve yapmayı becerebildiğim bir takım işlerle düzenli bir ekonomik gelir elde etmeye başladıktan sonraki dönemlerimde, zorunlu giderlerimi karşıladıktan sonra elimde kalan tüm parayı kış başlangıcı için biriktirir, kışın en ufak bir belirtisi ortaya çıkmaya başladığı anda elimde olan parayla eve giyecek stoku yapmaya başlardım. Aldığım hiçbir giysinin bedenime dolacak soğu engellemeyeceğini bile bile bunu yaptım yıllar boyunca. Sonra sonra anladım, ikna oldum kışı ve soğuğu böyle yenemeyeceğime. Vazgeçtim kışı yeni giysiler tahkimatıyla karşılamaktan.

Sonra bir şeyi daha anladım, bir şeyi daha fark ettim. Mütemadiyen kitap aldığımı, deli gibi kitap aldığımı, deli gibi kitap okuduğumu. Okumasam bile durmadan ve durmadan kitap almaya devam ettiğimi. Okuyamayacağım, okumaya ömrümün yetmeyeceği kadar kitap aldığımı. Ne kadar çok Türkçe kitap okursam, ne kadar çok Türkçe kelime bilirsem, çok iyi Türkçe bilen bir Türk’ten daha iyi Türkçe konuşabilirsem çocukluğumun bir başka üşüyen yerinden, üşüyen dilimden de kurtulabilecektim. Dilimin Kürtlüğünden ancak deli gibi Türkçe okuyarak, deli gibi Türkçe konuşarak kurtulabilirdim. Türk bir anne ile Kürt bir babanın çocuğu olduğumu, Kürtlüğümü aşağılayan Türk anne tarafımın dilimi ne kadar üşüttüğünü ancak yıllar yıllar sonra fark edebildim. Ta üniversite yıllarıma kadar en büyük korkum okuldan çıkarken, çarşıda yürürken babam tarafından birilerine rast gelmek, akrabam olduklarını belli etmeleri, benimle Kürtçe konuşmaları ve benim onlara Kürtçe cevap vermek zorunda kalmamdı. Böyle bir durum anne tarafından akranlarımın dilinde günlerce alay konusu olmam demekti.

Galiba deli gibi kitap okumaya bu motivasyonla başladım, üniversitede Türk dili ve edebiyatı eğitimini bu yüzden aldım, bu yüzden edebiyat öğretmenliği yaptım, bu yüzden Türkçe öykü, şiir yazdım. Ama hep ağır, hep travmatik bir ilişkim oldu Türkçeyle. Hep en afili, en parlak Türkçe konuştuğum bir yerde ansızın bir üşüme çöküverdi dilime. Hem sevdim çok Türkçeyi hem çok nefret ettim ondan. Oysa Türkçe benim annemin diliydi. Annem beni o dilde sevdi, o dilde başımı okşadı, bana o dilde masal anlattı. Ama Kürtçe de babamın diliydi. Babam beni çok güzel sevdi Kürtçeyle, çok güzel masallar dinledim ondan Kürtçe. Yaşamımda iyiliğe, güzelliğe dair ne varsa babamın Kürtçe konuşan dilinden öğrendim. Şimdi anlıyorum ki beni babamın Kürtçe konuşan bilge dilinden utandıran sömürgecilikle hücrelerime kadar hesaplaşmadan ne Kürtçe okumaktan ne Türkçe yazmaktan tat alamayacağım. Ne ayaklarımın ne dilimin üşümesi geçmeyecek.

Çocukken Kürt olmayı köylülük ve yoksulluk, Türk olmayı şehirlilik ve zenginlik zannederdim. Anne tarafım şehirli, zengin ve Türk’tü. Baba tarafım köylü, yoksul ve Kürt’tü.

Yazarın diğer yazıları