İnsanlığın sınırında ittifak kurmak

Eskiden keyifli konularda akademik çalışma yapanlara çok özeniyordum. Mesela çocuk oyunlarıyla yaşlılık hafızası arasındaki ilişkiyi araştırmak, romanlar veya filmlerdeki sosyal süreçleri analiz etmek veya yemek kültürleri ve göç konusunu tartışmak gibi… Özenmekten bir adım ileri gidemedim ve bu konuları kafamda hiç sorunsallaştıramadım. İnsan içindeki yaşadığı dünyanın kendisinin canını acıtan sorunlarını konuşabiliyor veya saklayabiliyor. Dolayısıyla akademik çalışmalarım hep işçilik ve işsizlik döngüsünün şiddetli yansımaları, cinsiyete ve sınıfa dayalı sömürü ilişkileri ve kentsel yıkım ve yaratım ile ilgili oldu özetle. Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki ufkunuz trajedilerde kuruluyor. Çığlık atmanın yolu olarak da kendi çalışma alanınıza katıyorsunuz tüm bu can acılarınızı. Bu yüzden zaten başım hiç dertten kurtulmadı, pek çokları gibi.

Bu ortamda kimse başını kurtaramaz aslında. Zira hukukun, adaletin ve barışın olmadığı yerde, gün gelir bir çeteye çarparsınız ve hayatınız kayar. Sizi birey olarak yaşatan, ayakta tutan tek şey; suçlulaşarak güçlenen, güçlenmek için suç ortaklıkları üzerinden tahakküm kuranlara karşı, objektif bir hukuk sisteminin ve toplumsal barışın güvence altına alındığı bir demokrasidir.

Bu hafta Cizrespor oyuncularının linç edilmeye çalışılması gündemiyle başladı. Cizrespor teknik direktörü diyor ki, “Antalya’da maruz kaldığımız muameleden utandım. Ben iç Anadolulu bir Türküm, orada Kürt oldum”. Yaşanan şiddetin suç ortakları, bizi hep öteki kılıyor. Sonradan olma ötekilerden oluşan bir yetimler ordusuyuz biz aslında. Irkçılık soğuk yüzünü güzel Antalya’da gösterdiğinde, bir daha Antalya bir travma ile yaşıyor. Antalya’daki yazlıklarınıza, tatillerinize giderken bir yanınız hep o linç nedeniyle ağrıyacak.

Hükümete yakın bir haber ajansının muhabirine yaptığı koruma altındaki bir doğal alana inşaat yapılmasını konu alan haber nedeniyle ölüm tehditleri aldığı ortaya çıktı. Sıradan bir gazete haberindeki suç, daha büyük bir suçla gizlenmeye çalışıyor. İşin garibi, mağdur muhtemelen hayatı boyunca etliye sütlüye karışmadan gazetecilik yapmanın peşinde olan, ortalama bir Türkiye vatandaşı. Bir yüzde 50 örneği. Yaptığı haberin karşılığında aldığı tehditler, Türkiye’nin yeni düzeninde suç örgütlerinin yerini, Sedat Peker’in parlayan dişleri gibi ortaya döküyor.

Bir yargıtay daire başkanının nafaka karşıtı iğrenç sözleri ile eril hukukun ne demek olduğunu anlattığı röportaj bu haftanın parlayan yıldızlarından. Yargının en üst makamlarından birinde oturan bir erkek, hukuk kurallıymışçasına kendi gerici ve kadınların aşağılanmasına dayalı fikirlerini, ortaya döküveriyor. Adını anmaya gerek duymayacağımız 2.başkan, Adalet Bakanlığına giden yola kırmızı halı sanarak serdiği fikirler arasında erkeklerin 80 yıllık hakkının elinden alındığı iddiası var. 1988 yılında kadınların mücadelesi ile kazanılan medeni hakları içine sindiremediğini de cümlesinin sonunda doğrudan itiraf ediyor zaten. Kadınların emeklerinin, bedenlerinin ve cinselliklerinin erkeklerin denetimine alınmasının karşılığında kendi hayatlarından, kariyerlerinden veya hayallerinden vazgeçmesini ya da şiddet görmesi nedeniyle zedelenen sağlığı, onurunu yok saymak veya normal kılmak, eril hukukun fıtratı olmalı.

Bir kadının sokakta, kameraların önünde ve insanların ortasında polis tarafından gözaltına alınırken cinsel şiddete maruz kalıyor. Biliyoruz ki cinsel saldırı polislerin en fazla uyguladığı ve belgelenen işkence türü aslında. Mağdur edilen genç kadının başörtülü olmasıyla, bir dönem sağcılar arasında yaygın bir kalıp olarak “benim türbanlı bacıma…” hatırlandı. Ancak tekrarlayan seferlerde görüldüğü gibi anlaşıldı ki muhalif olduğu sürece kadınların başında, bere, örtü veya toka, ne olduğu önemli değildi. Teşkilatın kendini aklama çabası, genç kadının babasının FETÖ’cü olmasıyla, AKP’nin kadın milletvekilininki ise “telaşla yapılmış” biçimindeydi. İçişleri Bakanı ise minarenin kılıfını tamamladı ve kadını, “babası FETÖ’den ihraç, kardeşi DHKP-C’li proje kadın” olarak nitelendiren bir twitter mesajı attı. Yargıya zaten ne gerek vardı, polisin, içişleri bakanı, medya veya cumhurbaşkanı hükmü zaten yeterliydi. Saldırıya uğrayan kadın ise dimdik durarak, bu saldırının kendi kimliğini belirleyemeyeceğini ve haysiyetsizliğin polise ait olduğunu söyledi ve kadın aynı yetimler ittifakında yerini alıverdi, insanlığın sıfır derecesinden geri adım atmayarak…

Bugün hukuk iktidarın intikam aracı. Gezi direnişinde öne çıkan isimlere savcılık makamının yönelik ağırlaştırılmış müebbet talebi, hepimizi barış, adalet ve insanlık davasında birleştiriyor. Karşısındaki cepheyle suç ortaklığını da ağırlaştırıyor. Hepimiz oradaydık halbuki, Gezi Parkı’nda, Cizre’de, Efrîn’de, Gebze’de, Soma’da… “Orası” iktidarın hep karşısında konumlanmayı gerektiriyordu.

Artık bizleri birleştiren insanlığın sınırında bariyer olmak, bu limit aynı zamanda hepimizi bir başkasının öteki olarak birleştiriyor. Önümüzdeki iktidarlar, insanlığımızdan daha fazla çalarak hayat bulan vampirler gibi. Bu yüzden 100 günü aşan direnişi ile Leyla Güven, bir insanlık anıtı olarak yükseliyor. Haysiyet ve onur mücadelelerini sürdüren, tüm kadınlar da öyle. İşyerlerindeki adaletsizliklere birlikte direnen işçiler de onurlu, güvenli ve güvenceli çalışmanın ve yaşamının imkanını yaratıyorlar. Bizler, imkansız olanın bize dayatılan koşullarda nefes almak, olduğunu deneyimleyen bir coğrafyadan geliyoruz. Birbirimizin ötekilerinden edindiğimiz kimlikler ve deneyimlerle yeniden özneleşip insanlık değerleriyle kurduğumuz mücadelede olmaksınız yaşamamızın mümkün olmayacağını da bu yüzden biliyoruz.

Yazarın diğer yazıları