İnsanlık durumumuz

Kimi görüşlerini fazla liberal (ya da daha doğrudan söylersem, fazla Amerikalı bulduğum, özellikle de Fanon’un ‘şiddet’ kavramsallaştırmasını anlamayışıyla ve bu kavrayışsızlık haline rağmen Fanon’u ‘çocuksu’ olmakla itham edişiyle, belirli bakımlardan kendisinden pek hazzetmediğim Hannah Arendt, yine de öyle bir çırpıda bir kenara atabileceğim biri de değil – her ne kadar kendisinin eğilimi bu yönlü olmasa, bazen kendi kendisini fazlasıyla gaza getiren bir yönelimi olsa da. Yer yer bayağı egemen siyasal örüntülerin ya da liberal yapışkanlığın savunusunu yapmakta olduğu hissine sürüklense de insan, en nihayetinde felsefi antropoloji düzeyinde oldukça ciddiye alınması gereken fikirlerin de sahibi. Yine de bu konudaki en ilginç görüşlerini ya da bu görüşlere yer açan kilit kavramlarını kendisinin arzuladığı gibi bir rasyonaliteye değil de teolojiye borçlu oluşunu da ilginç, gerçekten ilginç bir olgu olarak not etmeliyim.

İnsanlığın aya ilk çıkışı momentiyle işaretlenen bir dönüşümün, topyekûn insanlığın içinden geçmekte olduğu muazzam büyüklükteki antropolojik dönüşümü açıklamak üzere başvurduğu adres kadim düşüncenin büyük temsilcilerinden Augustinus idi (“Düşün, uzay çağında bir ayağımız / Ham çarık, kıl çorapta olsa da biri” dizeleriyle tarihten düşürülmüş halklara işaret eden Ahmed Arif’i de hatırlamamak ne mümkün! Bu dizelerin büyüklüğü, örneğin Kemalistlerin yaptığı gibi ucuz bir Batıcılığa ya da ilerlemeciliğe yaslanarak bir tarafı hor görmeye kalkmak yerine, iki durumu birden, deyim yerindeyse iki ayrı ‘insanlık durumunu’ birden kucaklıyor olabilmesinde). Augustinus’a kadar felsefi düşünce, önce bir varlık görüşü tesis eder, ardından da insanın bu varlık içindeki konumuyla ilgilenirdi. Elbette bunun izlerini Kant’ta ya da Max Scheler’de de, yani modern felsefede de saptamak mümkün; fakat Augustinus’la birlikte değişen şey, “İnsan nedir?” sorusunun insanın muhatap olabileceği bir soru olmaktan çıkarılmasıdır.

İnsan, “X nedir?” gibi soruları, bir bakıma doğasını aşmakta olduğu şeyler hakkında sorabilir. Dolayısıyla “İnsan nedir?” sorusunu ancak Tanrı’nın yanıtlayabileceği görüşüne varır Augustinus; çünkü insanın doğası hakkında onun doğasını aşacak biçimde soru sorabilecek ve bu soruyu üstlenebilecek tek varlık Tanrı’dır ona göre.

Augustinus’un durumunda muazzam teknolojik gelişmeler değil, tek Tanrılı inanç sistemlerinin bilinen dünyanın neredeyse her yanına yayılmışlığı insanlık durumunda köklü bir değişime neden olmuştu. Arendt’in durumundaysa söz konusu olan hem müthiş bir teknikle birleşmiş iki büyük dünya savaşının yaşanmış olmasıydı, hem de teknolojideki muazzam ilerlemenin kendisiydi. İnsanlık aya gitmişti; daha ne olabilirdi? Fakat Arendt’ten yaklaşık yarım yüzyıl sonra bizler de makro-kozmosta olup bitenlerden ziyade, küçüğün dünyasında olup bitenlerin, yani aslında elektron hareketlerinin belirli bir oranda kontrol edilebilirliğinin yarattığı muazzam bir değişim döneminden geçiyoruz. Kendi dünyamız söz konusu olduğunda, yine bir savaş eşliğinde…

Benim yaşımdaki bir insanın kendi yaşamını biraz gözden geçirmesi bile yeter sanıyorum bazı köklü değişimleri saptamasına. Örneğin benim çocukluğumda, Kürtçenin Türkçe-Farsça-Arapça karışımından oluşma bir dil olduğu, Kürtlerin ayrıca bir ulus teşkil etmedikleri dile getirilirdi egemen ideoloji tarafından. Bugünse bambaşka argümanlar ileri sürüyor egemen ideoloji; e tabi bu ideolojinin karşıtları da. Bu basit bir mesele değil; çünkü dünya siyaset sahnesindeki köklü bir paradigma dönüşümüne işaret ediyor bu durum. Egemen ideolojinin eski argümanlarının geri planını 1945 Birleşmiş Milletler Sözleşmesinde billurlaşan bir siyasal paradigma oluşturuyordu çünkü. Yani Arendt’in de işaret etmiş olduğu bir insanlık durumu… Bugün ise uluslararası kamu hukuku biçimlerinin kökten aşınmış olduğu bir dönemden geçiyoruz. Tam da içinden geçmekte olduğumuz için kavramanın bir hayli zor olduğu dünya-tarihsel bir moment bu.

İnsanlar ne zaman olan bitenler karşısında derin bir karmaşıklık duygusuna sürüklenmişlerse, kozmostan insana giden bilgi biçimlerini de tersine çevirmiş; kişinin kendisini merkeze alarak kozmosa uzandığı bir biçim tutturmuşlardır, üstelik bazen aksi yöndeki iddialarına karşın. Duyguların ve arzuların rasyonalite karşısında bu kadar ezici bir üstünlük kurmalarının nedeni de biraz bu. Bu karmaşa, bu kaos, bireylere kendilerinden başka bir şeyi düşünebilecekleri bir uzam bırakmıyor anlaşıldığı kadarıyla. Yine belki siyasal kudretsizlik duygusundan kaynaklanan bir değersizleştirme, adresini şaşırmış bir suçlama ve itham etme mekanizması da bu nedenle çalışıyordu belki. Ama büyük sinemacı Pasolini’nin bir uyarısını hatırda tutmak gerekiyor. “Salo ya da Sodome’un 120 Günü” adlı son filminde, dört Salò efendisinden birine kölelere hitaben şunu söyletiyordu Pasolini: “Gerçek anarşi iktidarın anarşisidir.” Evet, bunca kafa karışıklığının, adresini şaşırmış duygu körlüğünün, hasedin, hıncın nedeni iktidarın yarattığı anarşidir. Demek insanlık durumlarının iktidar örüntüleriyle, yapılarıyla doğrudan bir bağı var.

Yazarın diğer yazıları