İnsanlık suçu olarak mezarlık saldırıları

İnsanlık suçları olarak tabir ettiğimiz vahşet saçan ve esasında insanlığın değersel kaybı olan suçlar ne yazıkki insanlık tarihi boyunca süregelen bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Yüzlerce yıl önce gerçekleşenler bir yana, II. Dünya Savaşı’nda işlenen korkunç suçlar dahi insanlığın ders almasını sağlayamamıştır. Yakın zaman acı örneklerle dolu olsa da bu vahşi olaylar yaşanmaya devam etmekte ve giderek çeşitlenmektedir. Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da mevcut rejimin insanları herşeyin mümkün olduğu bu insanlık dışı eylemleri kabullenmeye mecbur bıraktığının belkide en çarpıcı örnekleri ve çeşitlenmesi yaşanıyor.

En ağır savaş şartlarında dahi düşman güçler cenazelere ve mezarlıklara saldırmayı akıllarına getirmezken AKP faşizmi Kürt düşmanlığının yanı sıra, insanlık değerleriyle bağdaşmayan bir güç gösterisi biçiminde durmaksızın ölülere saldırıyor. Tarihsel örneklerden biliyoruzki düşmanlığın, kavganın bile bir ahlakı vardır. Nitekim zafer kazanmış Akhilleus yenik düşen Hector’un cenazesine katılır. Homeros galipler kadar şanlı bir ölümle ölmüş olan mağluplarında öyküsünü anlatır. Romalılar öldürdükleri Hıristiyanların şehitlik öykülerinin yazılmasına izin verir. Kilise bile sapkın diye suçladıklarının belgelerini muhafaza etmiştir. Oysa Türkiye’de faşist rejim büyük bir pervasızlıkla ölülerimize saldırmakta bir sakınca görmemekte, böylelikle güçlü olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Nitekim son aylarda çok sayıda mezarlığın devlet güçlerince yine tahrip edildiğine dair oldukça fazla veri var. Yine pek çok gerilla cenazesi morglarda bekletilirken bazı cenazeler aylar sonra ailelerine teslim ediliyor.

İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi’ne göre, yılın ilk yarısında en az 5 kez mezarlıklar tahrip edildi. Kürdistan’daki özyönetim direnişleri sürecinde 24 Temmuz 2015’ten sonra ilan edilen sokağa çıkma yasaklarında yaşamını yitiren yüzlerce kişinin cenazesinin ailelerine verilmeyerek kimsesizler mezarlıklarında bekletildiğini unutmuş değiliz. Mezopotamya Yakınlarını Kaybeden Aileler Yardımlaşma Derneği’nin verilerine göre ise; toplam 314 cenaze ailelerine verilmeyerek kimsesizler mezarlığına gömülmüş, morglarda bekletilen cenazelerin sayısı konusunda ise net bir bilgi elde edilememişti. Yine aynı dönemlerde Malatya Adli Tıp Kurumu’na; vücut bütünlüğü bozulmuş 350’ye yakın cenaze getirildiği basına yansımıştı. Bu cenazelerin çoğu kimsesizler mezarlığına defnedilirken mezarlık morgunda bekletilen 8 cenazenin ise çürümesi, vücutlarının parçalanması, uzuvlarının eksik olması ve işkence yapılması hala hafızalarımızda capcanlı. Ailelere çektirilen işkencenin ise bir tarifi yok kuşkusuz. Zira bu ülke; çocuklarının kemiklerine sarılmak için her türlü zulme direnen annelerle dolu. Zira bu ülke; çocukların bedenlerinin derin dondurucularda saklandığı, katledilen annelerin sokaklarda haftalarca bekletildiği bir ülke. Zira bu ülke; insanlığın zırhlı araçlar arkasından sürüklenmesine hiç yabancı olmayan bir ülke.

Kuşkusuz tüm bu uygulamalar; en büyük değerlerin değerden düşürülerek toplumu iradesizleştirme uygulamalarıdır. Korku ve dehşet yaratarak kalbiyle bağını koparmış insan yığınları yaratma, insanı ruhen, bedenen ve fikren değersizleştirme ve hiçleştirme çabalarıdır. Nitekim Erdoğan’ın gerçeklik algısına göre ölülerimiz bile tehlikelidir, rahat uyumamalıdır toprağında. Devlet gücünü sahtelik ve vahşet yaratmak için kullanan, hiç bir ahlaki sınırı kalmamış faşizmin liderliğine soyunmuş bu zatın vicdani hiç bir kaygısının kalmadığı, üstelik bu tutumun ideolojik bir saldırıya dönüştüğü açıktır. Kantçı bir terimle anlatırsak; her insan kendi olaylar zincirini yaratır. İnsan yaşamında anlam doğanın içinde varolan ama onun dışına, ötesine geçen insanın özgür eylemleriyle yaratılır. Bu eyleme biçimi adaletli ve vicdani olabileceği gibi kuşkusuz vahşi ve barbarca da olabilir. Karanlığa ve sınırsız ahlaksızlığa kalbini ve ruhunu teslim etmiş birinin elindeki tüm mekanizmaları da sınırsız vahşet üretmek için kullanacağı açıktır. Esas önemli olan bizlerin bu yaşananlar karşısında kendi kişisel tarihimiz kadar insanlığın tarihselliği ve vicdanı açısından nasıl bir tutum takındığımızdır.

Kuşkusuz zamanın en korkunç olaylarına odaklanarak onları olup bitmiş felaketlere indirgenmesini önlemek zorundayız. Diktatörlüklerin ya da faşist rejimlerin her gün karşılaştığımız en hayvani olaylar karşısında bile kılı kıpırdamayan, bana dokunmayan yılan bin yaşasın ayarındaki insanlar üzerinden yükseldiğini ve kendine verimli toprak bulduğunu hatırımızda tutarak nefes almak zorundayız. Unutmayalım ki en korkunç diktatörlükler bile halkların attığı binlerce kesikle kan kaybından yıkılmış, yok olmuştur. George Orwell’in muhteşem romanı “1984”de yazıldığı gibi; hiçbir yararı olmayacağını düşündüğümüzde bile insan kalmanın çok önemli olduğunu düşünüyorsak, yani insan kalabiliyorsak onları yendik demektir. Öyleyse ruhlarımızı tahrip edenlere inat daha fazla direniş daha fazla mücadale diyelim…

Yazarın diğer yazıları