İran darboğazda

ABD-Çin arasındaki “ticaret savaşı” karşılıklı vergi artırımı tehditleriyle daha da kızışıyor. Ortadoğu cephesinde ise ABD, İran’a dönük kuşatma harekatını tırmandırıyor. Geçtiğimiz haftasonu Hürmüz Boğazı’na yapılan askeri takviyeler sonrası iki Suudi petrol tankerine ‘sabotaj’ düzenlendiğinin açıklanması sürecin kaçınılmaz olarak İran karşıtı bir biçimde ısınacağını, ısınmaya zorlandığını gösteriyor. İran’ın böyle şeyler yapmayacağı elbette iddia edilemez fakat ABD ve müttefiklerinin yapmayacağı ise hiç mi hiç söylenemez. Küba’nın istilasına ön ayak olması için 1898’de USS Maine’nin batırılışı bunun en ünlü örnekleri arasındadır. Postmodern savaşın ruhu gereği, daha önceden ABD’nin sabotaj uyarıları yapmış olması da aslında olayın failini netleştirmekten çok belirsizliği artırıyor. Görüntülere yansıdığı kadarıyla “sabotaj”ın yarattığı tahribatsa dikkate alınır nitelikte değil.

Basına yansıyan haberlere baktığımızda ABD’nin olası bir savaş için ciddi bir hazırlık içinde olduğu görülüyor. Sürecin sıcak bir çatışmaya dönüşüp dönüşmeyeceği sorunu bir yana ABD’nin bölgede özellikle Irak üzerinde hegemonik pozisyonunu yeniden organize ettiği bir sürece şahit oluyoruz. Geçen hafta ABD ve Çin’in petrol alımları için Irak’la 53 milyar dolarlık anlaşma imzalanacağını duyurması ilk elden Irak yönetiminin İran’a karşı aktif olarak sürece katılacağını göstermesi açısından önemli. Irak’ın genelinde egemenliğini yeniden kurmaya çalışan ABD’nin örneğin Irak’a Suudi Arabistan ve Kuveyt üzerinden elektrik gönderilmesi gibi yeni hamlelerle İran’ın bu ülke üzerindeki tasarruflarını azaltmaya yöneldiği ve İran’ı adeta soluk borusuz bırakmaya çalıştığı görülüyor. İran’ın Irak üzerinde şimdilik bunlara nasıl karşılık vereceğini bilmiyoruz. Burada Çin’in İran’dan petrol alımlarından vazgeçmesi ve en azından şimdilik ABD’nin sözünü dinliyor görünümü de ABD’nin hanesine “pozitif” olarak elbette yazılmalı.

İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin, ülkesinin yaptırımlar nedeniyle eşi benzeri görülmemiş bir baskıyla karşı karşıya olduğunu, ekonominin 1980-88 arasındaki Irak savaşı döneminden daha kötü bir noktaya geldiğini açıklaması ise ayrı bir dikkat çekicilikte. Bu İran ekonomisinin iflasının ABD’nin beklediğinden de yakın zamanda mümkün olması anlamına gelebilir. İran yönetiminin “milli birlik, beraberlik” çağrıları uzun zamandır sıkıntılar içinde yaşayan halkta bu kez olumlu bir karşılık bulmayabilir. Gelişen durumun Ruhani gibi “ılımlılar”ın geleceğini de sorgulatan bir düzleme yönelmesi kaçınılmaz.

İran yönetimi zamana oynamaya çalışsa da bunun şu an fazla karşılık bulma olasılığı yok. Burada varsayılan Trump’ın yeni seçimlerde gidiciliği ve AB desteği. Fakat gözüken Çin ve Rusya’nın İran konusunda tarafsızlaştırıldığı bir süreçte bu beklentiler karşılık bulamaz. AB Dış Politika Şefi Mogherini’nin, AB’nin, İran’la yapılmış olan anlaşmayı tam anlamıyla desteklediğini ve İran’la tansiyonun düşürülmesini istediğini söylemesinin maalesef uzun vadede bir anlamı yok. Bunun ana nedeni AB’nin ABD’nin baskılarına toplu halde tepki göstermesi ihtimalinin sıfıra yakınlığı ve bu ay sonu yapılacak olan AP seçimleri sonrası, beklenen sağa kayışın şu anki politikaları devam ettirmeme olasılığının güçlülüğü. İşin bir diğer boyutuysa gerçekte onların da bir noktadan sonra Tahran’da bir rejim değişikliğine “hayır” demeyecekleri gerçeği. Bu koşullarda Trump’ın dalga geçen üslubuna rağmen İran, ABD ile pazarlık masasına oturmak zorunda kalabilir. Ayrıca belirtmek gerekirse ABD-Çin çekişmesi ölümcül bir mesele değil, emperyalist hiyerarşi içindeki pozisyon sorununa ait. Fakat ABD ve müttefiklerinin İran yönetimiyle çelişkisi ölümcül.

ABD’nin asıl kritik atağını Filistin meselesinde göreceğiz. Bir anlamda İran’a ambargonun asıl getirisi burada toplanacak. “Yüzyılın planı, Filistin Ortadoğu’nun Singapur’u olacak” yaveleri eşliğinde yakında taraflara sunulması beklenen bu plan ilk bakışta adeta Gazze ve Batı Şeria’yı “Yeni Filistin Devleti” adı altında büyükçe bir hapishaneye dönüştürme hamlesi gibi gözüküyor. Asıl muhatap Filistinlilerin böyle bir anlaşmaya “evet” deyip demeyeceklerini bilmiyoruz. Fakat daha önce Golan meselesinde bağırıp çağıranların bu kez sesleri bile çıkmayabilir…

Yazarın diğer yazıları