İran Planı

Trump’ın iktidara gelmesi sonrası olgunlaştırarak yaklaşık bir yıl önce gündeme getirdiği İran ablukası yavaş yavaş ekonomik anlamda İran’ı zorlamaya başladı.

Batı basını İran’ın ekonomik kayıplarının yaklaşık 50 milyar dolar civarında olduğunu yazıyor. Yaptırımların 3 milyon varile varan petrol ihracatını yarım milyona kadar gerilettiği dile getiriliyor. Ayrıca artan pahalılık ve yaygın işsizliğe dikkat çekiliyor. Ham madde bulamayan çok sayıda küçük işletmenin kapandığı da haberlere arasında. Bunların ne derece doğru olduğunu bilmiyoruz, fakat sürecin İran aleyhine ağırlaşmasının işaretleri arttı. Geçen hafta İngiltere’nin Suriye’ye petrol götüren bir İran tankerine Cebeli Tarık Boğazı’nda el koyması bunun son örneklerinden oldu. Bu durum sadece İran değil aynı zamanda petrol bekleyen Esad yönetiminin de hiç kuşkusuz cezalandırılmasıydı. Ayrıca ABD ve İsrail’in olası savaş durumunda “hızlı davranmayı” önlerine koyan hazırlık çalışmaları yaptıkları bilgisi basına yansıyor. Olası bir savaşta ABD’nin 10 dakika içinde İran’da birçok hedefi aynı anda vurması hedefleniyor.

İran ise bu gidişe ateşi harlandıran tarzda başka bir ifadeyle ABD’nin ve başta İsrail olmak üzere bölgedeki müttefiklerinin beklentileri doğrultusunda yanıt verdi. Esad yönetimi üzerindeki etkisini artırdığı gözlemlenen İran uranyum zenginleştirme konusunda da 2015 yılındaki nükleer anlaşmada yer alan sınırı aşacağını açıkladı. Arkasından her 60 günde bir 2015 tarihli nükleer anlaşmaya olan bağlılıklarını azaltacakları da ifade edildi. Buna ilk tepki Fransa’dan bir kınama olarak geldi. Macron aynı zamanda nükleer anlaşmayı sürdürmek için yeni bir müzakere süreci başlatmak istediklerini açıkladı. Bu yeter mi ve AB arabuluculuk rolünü ne kadar daha sürdürebilir burası belirsiz.

İran’ın ateşi körükleyen hamleleri AB’nin ABD karşısındaki manevra alanını daraltıyor ve AB’nin zaten zayıf ve bütünlük göstermeyen politikalarını açmaza sokuyor. Bir noktadan sonra İran zaten zayıf olan AB’nin desteğini kaybederse savaşla karşı karşıya kalması olasılığı daha da yükselir. Bu durumda fazlasıyla şüpheli olan Rusya ve Çin desteğine İran ne derece güvenebilir ayrı bir soru. Fakat burada akla getirilmesi gereken bir soru daha var. Askeri gücüne ve olası bir savaş halinde halkın desteğine güvenen İran bütün bölgeyi savaşa sürükleyebileceğinin ve böyle bir savaşın “kazananı” olabileceği varsayımıyla aslında savaşı zorlayan taraf mı? Çünkü İran olası bir savaş durumunda rahatlıklarına bir hayli önem veren Körfez yönetimlerini zorlayabileceğinin farkında. Özetle ilerde göreceğimiz süreç bir İran planından pekala İran’ın planına da dönüşebilir…

TC Kavşakta

Emperyalist bir güç olma hedefini “kaybedilmiş muhteşem geçmişin intikamının alma” saikleriyle kaynaştıran Erdoğan iktidarı başta Libya ve Doğu Akdeniz olmak üzere giderek Türkiye’yi içinden çıkamayacağı bir girdaba sokuyor. Bugünün konjonktüründe Erdoğan yönetiminin geleceğinin Putin’in tercihlerine bağımlılaştığını söylemek sanırım fazla abartılı olmaz. Bu çerçevede önümüzdeki sorulardan biri şu: TC, Rusya açısından NATO içindeki sorunlu bir ortak olarak mı daha çok iş görür ya da NATO’dan ayrılmış Rusya’ya (ve kaçınılmaz olarak Çin’e de) bağımlı bir ülke olarak mı daha işlevsel olur. İlk seçeneğin örneği AB içindeki Macaristan’ın Orban yönetimi. Gerektiğinde AB’yi özellikle dış politikada bloke anlamında bir hayli kullanışlı. İkinciye örnekse yakın zamanda “lider değişimi” yaşatılan Kazakistan olabilir…

Türkiye’nin geleceği elbette büyük bir çekişme konusu ve bu çekişme nedeniyle yakın gelecekte büyük alt üst oluşlarla karşılaşmak kaçınılmaz. Erdoğan’ın ülkenin geleneksel burjuvazisinin aciz sembolleri olan Babacan-Gül ikilisi için sarf ettiği “Bizi sırtımızdan hançerlediler” lafı hiç kuşkusuz ABD yönetimince de kendisine dönük olarak dile getiriliyor…

Yazarın diğer yazıları