İşgalin gölgesindeki seçimler

Güney Kürdistan’da 30 Eylül günü yapılacak seçimlerle Kürdistan Bölge Yönetimi belirlenecek. Bu seçimler ne yazık ki Kapitalist Modernite güçlerinin Ortadoğu’da yarattığı işgal, vahşet, barbarlık ve felaketlerin gölgesinde gerçekleştiriliyor. Kuşkusuz tarihin en çalkantılı ve birçok yönden en utanılacak olaylarının yaşandığı bir zaman diliminde seçimlerin gerçekleştirilmesi derin bir ahlaksallık barındıran sorumluluk ve demokrasi bilinci gerektiriyor. Diğer taraftan çok yönlü bir işgalin gölgesinde gerçekleşecek seçimler Güney Kürdistan demokrasisinin ne kadar gelişmiş olduğu sorusunu da bir kez daha gündeme getirmiştir. Dolayısıyla bu seçimlerin ne denli demokratik, eşit ve özgür koşullarda gerçekleşeceği Güney Kürdistan’daki siyasi aktörlerin ne kadar kendi gerçeklikleriyle yüzleşme cesareti göstereceği ile yakından bağlantılıdır.

Bu bakımdan çok uzağa gitmeden mevcut siyasi partilerin son aylardaki gelişmeler karşısında izlediği siyaset ve politikayı yeniden hatırlatmaya ihtiyaç var.

Birincisi; yapılacak yönetim seçimi KDP ve YNK açısından bir iktidar mücadalesine dönüşürken, bir yandan da Irak Cumhurbaşkanı’nın hangi partiden olacağı çekişmesini öne çıkarmıştır. Söz konusu çekişme ortamında Kürtlerin Irak Cumhurbaşkanlığı’nı kaybetme ihtimalinin ortaya çıktığı da gözardı edilmemelidir.

İkinci olarak; Tevgere Azadî hareketinin seçime katılmak için hiç bir yasal engeli olmadığı halde yaptığı başvuru, KDP ve YNK’den oluşan Seçim Kurulu tarafından reddedilmiştir. Böylece toplumun önemli bir kesimi seçim dışı tutulmuştur.

Üçüncü olarak; Tahran Zirvesi ardından İran Devletinin Koye’deki HDK ve PDK-İ merkezlerine yaptığı saldırı, Güney Kürdistan Yönetimi’nin kendisinin tahsis ettiği yerde, korumaları altındaki güçlere yönelik olduğu halde ciddi bir tepki göstermemişlerdir.

Dördüncü olarak; 2018 yılının başından bu yana Türk Ordusu Bradost Bölgesine yönelik havadan ve karadan askeri saldırıda bulunup, “Tampon Bölge” adıyla 5-10 kilo metre derinliğinde Güney Kürdistan sınırının içine girmiştir. Yine Türk ordusunun onlarca merkezde askeri kampı, on binlerce askeri gücü bulunduğu sır olmaktan çıktığı halde  bir tutum alınmamakta, bu durum manipüle edilmektedir. Açık ki sadece bu örnekler bile Güney Kürdistanın, hegemonik güçlerin ve Türk devletinin adeta işgali altında olduğunu tüm çıplaklığıyla ortaya sermektedir.    

Tüm bu tespitlerin ışığında diyebiliriz ki iradeli bir siyasal mücadale, demokrasi ve politika ancak farklı bakış açıları ve hakikatlerin, hoş görünün ve toplumsal faydanın hayat bulabildiği bir ortamda bu ön koşulların kabulüne dayandırılabilir. Zira çoğunluğun, toplumsal çıkarların ve siyaset ahlakının bittiği yerde gerçek politika anti politikaya dönüşmekte, sınırsız aşiretsel, gurupsal çıkarların yarattığı kültürün desteklediği ‘örgütlü politik yalanlar’ ve manipülasyonlar devreye girmektedir. Dolayısıyla siyaset ve buna dayalı mücadale asla salt bir iktidar mücadalesi, koltuk dağılımı ya da kıt ekonomik kaynakların bölüşülmesi yarışı değildir.

Aksine salt güç, tahakküm ve rant paylaşımıyla özdeşleştirilemeyecek kadar önemli bir çoğulluk uzamıdır. Diğer taraftan söz konusu güçler halkları bu coğrafyada herşeyin mümkün ve mubah olduğu bir durumu kabullenmeye zorlarken Güneyli siyasi aktörlerin hem tarihsellik hemde bugün üzerinde odaklanan bir düşünce gücü ve sorumluluktan yoksun oluşu bir kez daha halkların ısrarlı, kararlı öz mücadalesini şart kılmaktadır. Güney Kürdistan halkının bu gerçeği bilince çıkarması ve 30 Eylül seçimini bu zihniyet ve siyasetten hesap sorma seçimi haline getirmesi hayatidir.

Sonuç olarak özgür birlikteliğini sağlamış bir halk ve halklar tahayyülü idealar evreninden yeryüzüne düşecek bir ütopya değildir. İçinde yaşadığımız vahşi dünyanın siyasal koşullarına içkin olan, gerçekleşme potansiyelini bizzat buradan alan, kararlı bir mücadale olasılığıyla gerçekleşecek imkana sahiptir. Unutmayalım ki bugünün hayali ve umudu yarının hakikatidir.

Yazarın diğer yazıları