İşgalin sosyolojisi

Kapitalizmin postmodernist kalemleri tarafından ideolojilerin sonu geldi propagandalarıyla düşüncelere konulan ipotek ardından çelişki ve çatışmaları “ideolojik mücadele” olarak adlandırmaktan kaçınır oldu birçok kesim.

Dünya üzerinde yaşanan tüm tartışma ve çatışmaların belirleyeni olmasına rağmen ideolojinin ve ideolojik düşüncenin göz ardı edilmesi olay ve olguların yanlış, yanılgılı değerlendirilmesinin de bir nedeni olmaktadır.

İdeolojilerin sonu propagandasının dayandığı temel nokta şüphesiz sabit bir düşünce sistemi ve değerler çizgisine sahip olmayan neoliberalizm dışında var olan her türlü düşüncenin zamanının geçtiği algısıydı.

Pek tabii bu algının herhangi bir maddi zemini yoktu; Reel sosyalizmin, yine kendini sosyalist olarak adlandıran ülke, devlet ve örgütlerin 90’ların başında bir bir yıkılışıyla oluşan tek kutuplu siyasi düzlemin yarattığı yanılgılı bir algıydı.

Ak-kara düzleminde oluşmuş düşünce sistemine sahip kapitalizm beslemesi aydın ve yazarların kutupsuz, tarafsız, çatışmasız dünya tutkularının (yani ak veya kara’dan birinin yok olduğu bir dünyanın) tam da bu döneme denk gelmesi, ilkelere, ölçülere ve değerlere bağlı olmayan düşüncenin zaferinin ilanına kolaylık sağlıyordu. Neoliberallerin ideolojilerin zamanının dolduğunu yoğun bir şekilde propaganda etmesinin altında yatan bu yalancı zaferdi.

Nitekim ideolojilerin çağının kapandığını iddia eden kesim ve kalemlerin en fazla ideolojik tutuculuğu yaşayan kesimler olması gerçeğinin bugünlerde çok açık bir şekilde görünür olması bu yalancı zaferin üzerinden yükseldiği düşüncenin ne denli boş, asılsız olduğunu ortaya koymuştur.

Tüm bu gerçeklere rağmen felsefi, siyasi literatürün çok fazla anlam taşımadığı ve iddia edilen zaferin varlığına tam adanmış politik bakışlarda ideolojisiz yaşanılabileceği yanılgısı halen devam ediyor.

Batının bireysel haklar ve bireysel ekonomik özgürlük palavrasının, kalkınma, ileri demokrasi yalanlarının peşine takılan, tarihsel bilinçten yoksun, günlük politik değerlendirme düzeyi yok denecek kadar az, gelecek öngörüleri ise kâr-zarar düzlemini aşmayan kesimlerin ideolojiden kopukluğu günümüzde Kürdistan’da yaşanan birçok sorunun çözülememesinin altındaki nedenlerin de başında geliyor.

Türk devletinin Rojava’yı işgal saldırılarına karşı dünyanın farklı ülkelerinden sivil toplum örgüt ve aktivistlerinin Guardian gazetesinde yayınladıkları açık mektupta Rêber Apo’dan yaptıkları alıntı da bu noktaya özel bir vurgu yapıyor; “Kapitalist modernitenin gücü silah ve parası değildir; liberalizmiyle her türlü ütopyayı boğma kapasitesidir.”

Öcalan’ın Demokratik Uygarlık Manifestosu ismini verdiği savunmaları da bu ideolojik işgale karşı direniş çağrısından başka bir şey değil.

Aslolan fiziki işgal değil anlayacağınız. Düşünceleri, beyni işgal edilmemiş bir toplumun fiziki işgali de mümkün değildir.

Hepimiz güçlü bir ulus-devletin öyle ya da böyle hayalini kurmuyor, siyasetimizi, diplomasimizi, kurumlarımızı, gelecek hayallerimizi buna bağlamıyorsak; hayatımızın her alanında ‘birey’ veya ‘irade’ sahibi olma adına liberalizmin aşıladığı ‘bireycilik’le toplumsallığımıza ihanet etmiyorsak; yetki ve mevki uğruna birbirimizin kurdu olmuyorsak, birbirimizden uzaklaşıp küçük dünyalarımıza çakılmıyorsak Rojava’nın, dünyanın demokratik ulusa dayalı özgürlük vahasının işgal edilmesi de mümkün olmazdı.

Bu nedenle işgali önleyemiyorsak, bunun hakim ideolojik sistemi düşüncelerimizde yıkamamamızdan kaynaklandığını bilmeliyiz. Çünkü hepimiz kanser halini almış iktidar hastalığının son evresini yaşıyoruz.

Rêber Apo’nun belirttiği gibi; “Toplumsal bunalımların temelinde iktidar olgusunun yattıı bilimsel bir tespittir. Çözümlerin de bu nedenle iktidarla balantılı olarak gelitirilmesi gerekir.”

Bu söz hepimize açık bir çağrıdır; İçimizdeki iktidarla yüzleşmeden iktidarın soğuk yüzü olan devletlerle mücadelemizde zafer kazanamayız.

Yazarın diğer yazıları