IŞİD’e laf söyleyen acılı anneyi de hapse koydular

Dün 1 Mayıs’tı. Çalışanların, evrensel bayramı. Çalışma hayatı tatil. Benim şehrim, bu sabah yadırganacak kadar sessiz ve hareketsizdi. Yürüyen araç yok, sokak ve caddeler, hüzün yayarcasına boştu. Dışarıdan bakıldığında, refüj çiçeklerinin ışıltısı, ağaç dal ve yaklarının titreşimi, kumruların arkası gelmeyen serenadı, hayatın tek belirtisiydi.

Oysa, hayat devam ediyordu. Nitekim, gün ortasına ilerleyen zamanla paralel olarak, sokaklar hareketlenip ses veriyor, ötelerde duyulur duyulmaz bir ritim müzik sesi yayılıyordu.

Evrensel şenliğe, yaşadığım şehir de katılıyordu, sonunda. Yer yüzü çalışanları, önceki kuşakların kanı, ter ve göz yaşıyla kazandıkları hak ile özgürlükleri dansla, müzikle kutluyorlardı, sokaklarda.

Bir tek Türk devleti, polis barikatları, coplu saldırı ve yasaklarla, dünyanın orta yerinde, hoyratlığın ötesinde, insan için, kocaman bir kara lekeydi. İstanbul’un merkezi Taksim, yasak bölgeydi. Polis, sabah sabah Taksim semtini, işgaldeki Efrîn’in beton duvarlarla çevrilmesi gibi kuşatmış, çelik bariyerlerle sarmış, bölgeye açılan yolları trafiğe kapatmış insanların evleri, iş yerlerine gidişini de yasaklamıştı.

Geçmek isteyenler coplanarak dağıtılıyor veya tutuklanıyorlardı. İlk anlarda polisçe tutuklanan insan sayısı 74’tü.

Kürdistan ise baştan başa yasak çemberindeydi. Sokağa adım atmak, arama ile başlıyor, yasaklarla devam ediyordu.

Öte yandan, kadın bir günah kitlesi gibi gösterip başını türbanla paketlemeyi din özgürlüğü sayan Türk-İslam Faşizmi, Kürt kadınlarının geleneksel baş örtüsü kıtanlarıyla (tülbent) savaştaydı. Polis sokağa çıkanların kıtalarına el koymak için, didiniyordu. Kürt kadınlarının apak kıtanı terör unsuruydu, onlara göre.

Ama Kürt kadınlarının baş örtüsünü yasaklamaya kalkışanlar, IŞİD‘in kanlı elini kutsuyorlardı. Bu da yadırganacak bir şey değildi. İzler karışık, söylem ile eylemler aynıydı.

Ayrıca Türk devleti, soykırımla da anılan yer yüzünün sayılısıydı. En son, Kürt dili konusunda Japon hükümetine verdiği bir Nota ile rezil malumat oluyordu. Tokyo’daki bir üniversitede Kürt dili kürsüsü kuruldu diye TC, Japonya’yı protesto ediyor ve bu düşmanlıktan vazgeçmesini istiyordu. Barbarlığın bu kadarı da, komik değildi ama…

Ne yapacaksınız ki bunlar IŞİD (DAİŞ) ile ruh ikiziydi. İkili aynı tarikatın yolcusu, İhvan ül Müslim (Müslüman Kardeşler) tapınağının akıncılarıdır. Dinleri ortaktır ve İslam’la ilgisi yoktur.

İhvan‘ı yeni baştan düzenleyen Seyid Kutub, ikisinin de kutsal mürşididir. Mesela AKP iktidarının ilk yıllarında, iki yazar ilgide rekor kırıyordu. Bunların ikisi de, görüş ve düşüncelerinin tatbiki ile daha sonra hortlayacaktı. Bunlardan biri Nazi lideri Hitler, öteki de İhvan’ın mürşidi Seyid Tutub’dur. Hitler‘in “Kavgam“ kitabıyla, İhvan’ın Seyid Kutub’un kitapları baskı üstüne baskı ile satış rekorları kırıyordu.

Seyid Kutub “İslamın İlerlemesi“ adı altında, iktidara her türlü sahtekarlık yolu açıyor ve görüşleri Makyavel’in “gücü ele geçirip sürdürmek için bütün yollar mubahtır“ sözünün benzeri, tıpkı basımı olarak adeta “amentü“ haline getiriliyor, bununla ganimete hücum başlıyordu.

Öte yandan ikili, birbirini koruyan, besleyen kader kardeşleriydi. IŞİD’i Suriye ve Irak’a taşıyan Türk-İslam faşizmiydi. Onları besleyen ve silahlandıran.

Barbarlıkta da ruh ikiziydi onlar. IŞİD, tarihin kalıntılarına, bunlar Kürt mezarlıklarına saldırıyorlardı. IŞİD insan gırtlaklıyor, bunlar, İstanbul köprüsünde, kesik insan gırtlağından, havaya kan fışkırtıyor, kardeş IŞİD yolunda giderek Cizre’de Kürtleri topluca diri diri yakıyorlardı.

Kürtlerle savaşta da kader birliği ediyorlardı. IŞİD, siparış üzere katliamlar yapıyor, Türk-İslam faşizmi de suç izlerini kaybediyordu. Suruç’ta, Antep’te, Amed ve Ankara Garı’nda böyle oldu.

2015 Temmuzunda, Suruç’ta IŞİD rumuzlu bir katliam ile 33 kişi katlediliyordu. Bunlardan biri de Muşlu gencecik Evrim Deniz Erol‘du. Ama onun katilleri peşine düşecekleri beklenirken, katillere laf eden annesini yakalayıp 7,5 yıl hapse mahkum ettiler cezaevine koydular.

Sebebini, ben anlatmayacağım. Suruç Aileleri İnisiyatifi’nin açıklamasından okuyalım:

“Mahkemede faillerin yargılanmasını istedik. Ama yargılanmadılar. Buna mukabil, 4 yıllık yargılanma boyunca oklar oklar adalet isteyenlere çevrildi. Katliamdan yaralı kurtulan arkadaşlarımız, avukatlar ve adalet isteyen dostlarımız tutuklandı. Katledilmişlerin cenazelerine katılma suç sayıldı. Anne Besra Erol, oğlunun mezarı başında yaptığı konuşma yüzünden yargılandı ve mahkemece 7,5 yıla mahkum oldu. O şimdi cezaevinde.“

Buyrun seyredin bunları. Adına ne dersiniz deyin, bunlar için. Seçim sizin…

Yazarın diğer yazıları