İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve cemaatler

AKP öncesi dönemde insanlar iç politikayı konuşurken, sadece kimi geleneksel çevrelerin örneğin “sermeyenin farklı kesimlerinin tutumu; işçi sendikalarının pozisyonu, Alevilerin, Kürtlerin mevcut politik gündeme yaklaşımı ve yaklaşımlarını devam ettirmelerinin nelere bağlı olduğu!” gibi kimi parametreleri esas alırlardı.

Fakat günümüzde politik gelişmelerin bundan sonraki seyrini doğru takip edebilmek için bakış açımızı biraz daha genişletmeliyiz. Günümüz Türkiye’sini değerlendirirken yukarıda isimlerini sıraladığımız farklı toplumsal sınıf ve çevrelere cemaatleri de eklememiz gerekiyor.

Çünkü Türkiye’de farklı cemaatler sadece inançlarını yaşamak için biraraya gelmiş insanların çok ötesinde bir rol üstlenmiş durumdadırlar. Bu yapılar artık toplumsal rantın bir bölümünün kendilerine verilmesini isteyen güçlü birer politik organizasyondurlar.

Gülen Cemaati bu yapılar arasında bir dönem en başarılı olan, ama son tahlilde cemaat olmayı aşamadığı için bir süre sonra kendini tüketen bir yapı olarak kamuoyunun en çok bildiği, adını zikrettiği bir cemaattir.

Fakat Türkiye’de Gülen Cemaati dışında sayısız Cemaat yapılanması var ve bunların iç işleyişi ve hedefleri neredeyse birebir Gülen Cemaatine benziyor.

Hepsi iktidara ortak olmak istiyorlar, hepsi kendi içinde anti demokratik bir yapıya sahip ve hepsi herşeyden önce sadece kendi cemaat yapılarına ve şeyhlerine sadakat göstermek üzere şekillenmiş insanlardan oluşuyorlar.

Bütün bunlar tam olarak neyle muhattap olduğumuzu anlamak için oldukça önemli parametrelerdir. Genel olarak belediyeler, özel olarak İstanbul Belediyesi söz konusu Cemaatlerin kamu kaynaklarından doğrudan yararlandırıldığı kamu kurumlarının başında gelmektedir.

AKP’nin İstanbul Belediyesini kaybetmesini sadece Bilal Erdoğan’ın Okçuluk Klubü üzerinden okumak İstanbul’un Türkiye’de toplumsal rantın yeniden dağılımındaki önemini anlamamak olur. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyeleri bu türden cemaatlerin en kolay kaynak buldukları ve kendi kadrolarına en kolay istihdam olanağı yarattığı kurumlardır.

Dolayısıyla bu yapılar açısından İstanbul Büyükşehir Belediyesini kaybetmek varoluşsal bir soruna dönüşür, ve yeni arayışlara girerler. Bu tür İslami Cemaatler ne Erdoğan’a ne de AKP’ye sadakat göstermezler. Bu tür yapılar için esas olan kendi varlıklarını sürdürebilmektir.

Parti faaliyetlerini önemli ölçüde cemaat yapılanmaları üzerinden sürdüren Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediyesini kaybedince başına gelecekleri herkesten çok bizzat kendisi bildiği için önceleri derin bir sessizliğe bürünmüş, hem arkasından aşağıdan gelen baskıların dozajı artınca sesini yükseltip, bağırıp çağırmaya başlamıştır.

Modern kurumlara, açık toplum ve demokrasiye yönelmek yerine, tercihini cemaatler ve baskıcı bir rejimden yana yapan Erdoğan bununla kendi sonunu da hazırladı; Gülen Cemaati buzdağının sadece görünen kısmıdır; geride Gülen Cemaatine benzeyen birçok cemaat yapılanması var ve bunlar hala oldukça aktiftirler.

Kırk yıllık özgürlük mücadelesinin yarattığı bilinçle Kürt halkı tercihini çok net bir biçimde bölgenin ve Türkiye’nin demokratikleşmesinden yana yaparak ve konuda kararlı davranarak Erdoğan’ın Cemaatler Türkiye’si projesini boşa düşürdü.

Kürtlerin bu tutumu Türkiye’yi yeniden bir yol ayrımına getirdi; aslında benzer bir süreç 2002’de de yaşanmıştı; fakat AKP ve Erdoğan bu şansı kullanamadılar, şimdi yeniden Türkiye yol ayrımına gelmiş durumda.

Yenilenen İstanbul Büyükşehir belediye başkanlığı seçimlerinde sadece; ne Ekrem İmamoğlu’nu, ne de Binali Yıldırım’mı” belediye başkanı olarak seçmeyeceğimizi hepimiz biliyoruz; burada İstanbul seçmeni; demokrasi ve despotizm arasında bir tercih yapacak…

Biz de insanları gerici cemaat yapılarının Türkiye’sini değil; demokrasiyi, özgürlükleri, halkların kardeşliğini, barışçıl ortak yaşamı seçmeye ve cemaatler yerine modern yapılarla içinde eşit yurttaşlar olarak politik hayata katılmaya davet etmeliyiz…

Dünyada en çok Kürdün yaşadığı İstanbul cemaatlere teslim edilemez…

Yazarın diğer yazıları