İttihatçı Recep

AKP kurulurken demokrasi vaat ederek kurulmuştu. “Müslümanlar demokrat olamaz” diyenlere karşı “Müslüman demokrat ülke” olarak bütün İslam ülkelerine model ülke olacaklardı. Ama 17 yıllık iktidar süreci halkı boş laflarla oyalayıp-oyalandıktan sonra iflasın ilanı oldu. Olsa olsa dinci-faşist bir rejim olarak negatif bir model olabilir.

Geçen yüzyılın başında İttihatçılar meşrutiyetle birlikte Osmanlı yönetimine el koymuşlardı. 33 yıllık II. Abdülhamit yönetimine son verip Almanya ile birlikte emperyalist paylaşım savaşına girdiler. Türkçü-Turancı İttihatçılar Türk-İslam sentezinin temelini attılar. Konjonktüre göre gün geldi dincilik, gün geldi ırkçılık öne çıktı. Amaçları dağılmakta olan Osmanlı devletini ayakta tutmaktı. Ama Osmanlı devleti zamanın ruhuna tersti. Ümmete dayalı olan bu devlet milliyetçilikle ayakta tutulamazdı. Milliyetçilik-dincilik yaptıkça Ermeniler ve Hıristiyan halklar, Türkçülük yaptıkça da Araplar ve diğer halklar devletten uzaklaştı. Gücü yetenler de ayrılmak istedi. İttihatçılar bunu bastırmak için Ermeni-Süryani-Pontus soykırımı gibi kanlı katliamlara imza attılar. Sonuçta üç kıtadaki Osmanlı darmadağın oldu. Türk ve Müslüman olmayanları hain, ajan diye yaftalayıp “Bizi arkadan vurdular” diye suçlamak adet oldu ama hiçbir sorunu çözmedi.

Osmanlı yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti şeklen cumhuriyet olsa da demokratik bir cumhuriyet olmadı-olamadı. Tek tekçi ulus devlet oluşturma amacıyla

İttihatçıların yapamadıklarını cumhuriyetçiler 100 senedir Anadolu coğrafyasında yapmaya çalışıyor. Ama değişen dünya ve bölge koşullarında bunun mümkün olmadığı görülüyor. Onca kanlı katliama rağmen Kürt ulusal direnişi gelişti ve bölgede en etkili faktör haline geldi. Erdoğan-Bahçeli diktası bu durumdan paniğe kapılıp karşı saldırıya geçtiler. Özellikle Rojava devrimi uykularını kaçırdı.

Erdoğan kendisi için gün doğduğuna emin olunca Yeni Osmanlı, hilafet vb. diyerek harekete geçti. Kürt direnişini ezmek için yeni ve kanlı bir imha süreci başlattı. Rojava devrimi bu imha süreci için bahane oldu. Erdoğan için gerekçe hazırdı. “Suriye bizim dış işimiz değil, iç işimiz” diyordu. “Buraları bizim bakiye topraklarımız”dı. Bu kafayla Kerkük’e de, Musul’a da, Kahire’ye de, Trablus’a da hatta Viyana’ya kadar gidebilirdik.

Şimdi Erdoğan kızgınlıkla soruyor:

“Kaç bin kilometreden gelenlere bir şey demeyenler bize niye karşı çıkıyor? Buralar bizim bakiye topraklarımız.”

Kendisine haklılık zemini üretmeye çalışan bu efelenmeler hiç bir çözüm üretmiyor. Türkiye’yi daha çok batağın içine ve belaya çekiyor. Türkiye bölgeye model olmak bir yana tam bir bela olmuş durumda. Bölge ülkeleri bu beladan nasıl kurtulacaklarını düşünüyorlar.

Aslında Türkiye gerçekten model ülke olabilirdi. Zor da olsa hala da olabilir. Bütün farklılıkları bastırıp eritip yok etmek yerine, hepsinin eşit-özgür varlığını garanti altına alan, demokratik özerkliğe ve özyönetime dayalı demokratik bir cumhuriyet çözümü bütün bölge halklarını özgürleştirir ve emperyalist devlerin elinde ufalanmaktan, kırılmaktan kurtarabilir.

“Adriyatik’ten Çin seddine Türk dünyası” dediler. Müslüman demokrat model dediler. Ama ne Müslümanlık, ne demokratlık ne de model olabilecek bir ülke kaldı.

Elde “ülkesi ve milletiyle” harabe bir devlet var ama bu devlet İttihatçı Recep ve suç ortaklarının kafasıyla iflah olmaz. İttihatçıların akıbetinden ders almayan yeni İttihatçı Recep ve Bahçeli’den, Baykal’dan, Perinçek’e kadar tüm suç ortakları halklarımızı ikinci defa bir dünya savaşının ateşine atıyor. İttihatçı Recep modeli çökerken, demokratik özerkliğe ve özyönetime dayalı demokratik bir cumhuriyet ve demokratik konfederalizm çözümü bölgede ve dünyada güç kazanıyor. Çok uzun ve sancılı olsa da daha kolay bir yol görünmüyor.

Yazarın diğer yazıları