İzmir, Hrisostomos, Amed…

Geçtiğimiz hafta sonu, kendi adıma çok merak ettiğim bir buluşmaya da tanıklık etmek amacıyla Karaburun Bilim Kongresine gittim: Amed Büyükşehir Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı ile İzmir Büyükşehir Belediye başkanı Tunç Soyer, Bilim Kongresinin “Yerel Yönetimler, Kriz ve Çıkışlar” başlıklı oturumunda birlikte yer alacaklardı. Tunç Soyer’i öyle özellikle tanıyor değilim; fakat yıllar önce, Sevan Nişanyan aracılığıyla şöhrete kavuşan Şirince Köyü (eski adı Çirkince) üzerine Sabahattin Ali’nin yazmış olduklarını (https://www.insanokur.org/cirkince-adli-oyku-sabahattin-ali/) zihnimde evirip çevirirken (Sait Faik, Sabahattin Ali, Yaşar Kemal gibi yazarların yaptıkları iş hep bir ‘yas edebiyatı’ymış gibi gelir bana – modernleşme ve uluslaşma süreçlerinde kaybedilen şeylerin yası) Kuşadası merkezden Sığacık’a yaptığım uzun yürüyüş sırasında, sükûnetten bir hayli etkilenerek, bir an “Kim acaba buranın belediye başkanı?” diye sorduğumu hatırlıyorum kendime. Tunç Soyer’di. Ondan beridir de bendeki imgesi hep iyi olarak kalmıştı. Yıllar sonra İzmir büyükşehir belediye başkanlığına aday oldu; ben de “stratejik” oyumu kendisine verdim.

Yalan söylemeyeceğim, Selçuk Mızraklı içeri girdiğinde benim gözlerim doldu. Tuhaftır, ama kendi yaşadıklarımdan da biliyorum ki böyle durumlarda hakkı yenmiş olan öznenin kendisi başkalarına moral veriyor, çoğunlukla. Mızraklı yine o ‘afacan’ gülümsemesiyle, biraz böyle yüzünü aşağı çevirip gözleriyle yukarıya bakan ‘cin’ haliyle hepimizi tavladı. Eh, var olsun yoldaşlar en nihayetinde! Karşılaşmaları ise iki eski dostun, iki yaralı dostun, bu yaraları kanırtmadan birbirlerine yaklaşma çabası sırasındaki temkinliliği içinde geçti. Sıcak, içten, fakat mayınlı bir tarlada olunduğunun da bilinciyle…

Mızraklı, merkezden belediyelere aktarılan paralar arasındaki orantısızlığın (İstanbul Büyükşehir Belediyesine aylık bir milyar lira civarı bir paraya karşılık Diyarbakır Büyükşehir Belediyesine yıllık yaklaşık beş yüz milyon lira) sözünü etti. İşte burada ben bambaşka düşüncelere doğru savruldum. Malumdur, İzmir, yirminci yüzyılın başlarında ‘kozmopolitan’ niteliğini hala muhafaza eden şehirlerden biri; gerçek bir Akdeniz şehri o zamanlar, bugünkü gibi tuhaf bir kibirle kendi içine kapanmış ve geçmişin izlerini yok olmaya terk etmiş bir şehir değil. Şehrin nüfusunun yaklaşık yarısını Rumlar, yaklaşık altıda birini Ermeniler, yine yaklaşık bu kadarını Yahudiler ve geri kalanını da büyük oranda Türkler oluşturuyor. Türk-Yunan iç savaşını Türk tarafı kazanınca 1922 İzmir yangınıyla (Türk tarafı bu yangınların sorumluluğunu hiçbir zaman üzerine almamıştır) birlikte bu kozmopolitanlığın da sonu geliyor. Bir de şehrin metropoliti Hrisostomos’un gerçekten elim bir ölümü (Mustafa Kemal’in İzmir valisi olan Nurettin Paşa’nın metropolitin etrafını sarmış olan kalabalığa “Nasıl biliyorsanız öyle yapın” diye bağırdığına dair tanıklıklar var; Hrisostomos bu kalabalık tarafından Konak meydanında linç edilerek öldürülmüştür) vardır ki milliyetçi ve mukaddesatçı çevreler bu konuda pek çok hikayeleme stratejisini devreye sokan pek çok metin yazmışlardır. Bu hikayelerin hepsi de metropolitin başına gelenlerin sorumluluğunu “layığını buldu” motifiyle işler; ama sorumluluğu kendi üzerinden atma stratejileri gelip bir noktada düğümlenir yine de: Bir savaşın ardından bir ‘metropoliti’ örneğin vatan hainliğiyle yargılamak kimsenin aklına gelmemiştir! Neden? Vatan kurgusunda mı bir sorun vardır; hukukun egemenliği fikrinde mi?

Bu durum, milli Türk kimliğinin inşasında da kritik bir temel teşkil etmektedir. Örneğin Hrisostomos’un linç edilerek öldürüldüğü haberini alan Mustafa Kemal’in çok üzüldüğü anlatılır; “Bu olmamalıydı” dediği rivayet edilir (kaynak Fahrettin Altay Paşanın anılarıdır). Bu anlatıyla, sorun etik bir soruna dönüştürülmekte ve örneğin Mustafa Kemal etik olarak aklanmaktadır. Oysa mesele Mustafa Kemal’in hisleri ya da masumiyeti meselesi değil; bu mesele bir hukuk-siyaset meselesidir. Meseleyi etik alana kaydederek ahlaki bir aklanma peşine düşen bu tutum, Türk kimliğinin oluşumuna da kök salacaktır.

Mızraklı para akışlarındaki adaletsizliğin sözünü ediyordu. Diyarbakır, 1927’deki resmi nüfus sayımı verilerine göre İstanbul ve Bursa’nın ardından Türkiye’nin üçüncü büyük sanayi kentiyken, 2000’li yıllarda sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyi bakımından 63. sıraya gerilemiş. Türk tipi ırkçılık, yani kurnaz ırkçılık da burada açığa çıkıyor. Yani devletin bütün imkanlarını arkana alarak, Diyarbakır’ı oradan buraya getir; talan et, sömür, ama mevzu kültürel göstergeler alanında konuşulmaya başladığı anda, bir halkı mahkûm etmiş olduğun yokluğun ve yoksulluğun açıklamasını da “Onlar da kıro yahu! Feodaller zaten!” biçiminde yap. Böylelikle, tıpkı Hrisostomos’un durumunda olduğu gibi, kendi kötülüğünü başkasının başına gelen şeyi zaten hak etmişliğiyle açıkla!

Bu ruh hali ne yazık ki her yana sirayet ediyor. Sokakta görsem selam vermeyeceğim biriyle karşılaştım Karaburun’da. Yanında bir arkadaşım olduğu için konuşmak zorunda kaldım. Daha önce evine misafir olduğumuz birinin kabalığı ve terbiyesizliği nedeniyle ortamdan ayrılmıştım. Aylar geçmiş üzerinden, fakat olayı hatırlatıp benim gerginliğimle açıklamaya yöneldi. “Bravo!” dedim, “Benim gerginliğimle açıkla ve eleştirimi de bir güzel boşa düşür. Konunun konuşulması yönündeki başlangıç noktası benim gerginliğim değil, olayın kendisi oysa.” Olayları konuşmaya başlayacağımız başlangıç noktalarını manipüle etmekteki bu ustalık, kişilerin kendi yeteneklerini kötüye kullanmalarından türeyip gelmiyor; bu ustalık İmparatorluk kalıntısı bir tuhaf Müslüman-seküler Türklüğün ‘paternalist’ ideolojisiyle, kurnaz ırkçılığıyla doğrudan bir bağ içeriyor. İnsanlar pek farkında olmasalar da…

Yazarın diğer yazıları