Kaçınılmaz sona doğru…

Postmodern karakterli yeniden paylaşım savaşının Güney Amerika cephesi Venezuela, geçtiğimiz hafta ABD destekli “başarısız” bir darbeye sahne oldu. Bu ABD’nin iktidar değiştirme oyununu burada bırakacağı anlamına gelmiyor aksine yeni provokasyonlarla “askeri müdahale” aralığını zorladığı görülüyor. Fakat elbette karşı taraf da özellikle yaygın milis güçlerinin varlığı da hesaba katılırsa böylesi bir işgale karşı hazırlıklı. Özeti ABD’nin kısa zamanda buradan bir zaferle çıkma olasılığı zayıf. Darbe çağrıları karşısında “liberal dünya”nın olmayan yüzündense sanırım söz etmeye bile gerek yok. Şimdilik ABD ve son dönem aktifleştiği gözlemlenen İspanya’nın Venezuela’yı Suriyelileştirmesinden söz edemeyiz ama Maduro’yu Esadlaştırdıkları söylenebilir. Maduro bugün Çin ve Rusya’ya bağımlı bir iktidarı temsil ediyor ayrıca öyle ya da böyle Türkiye’deki neoliberal diktatörlüğün destekçisi pozisyonunda.

Ortadoğu cephesinde ise işler bir hayli karışık. TC’yi yönetenler ABD ile ilişkilerde resmi olarak salağa yatmaya ama el altından ABD’ye birilerini gönderip “dur, biraz daha bekle deliğe süpürme…” diyerek de yalvarmaya devam ediyor. Fakat bunun karşı taraf açısından kabul edilir bir yanı olmadığı her yeni adımda bir kere daha gözüküyor. Son olarak ABD, Türk gemilerinin Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon arama faaliyetlerine son vermesi çağrısında bulundu. Bu çağrı, Dolmabahçe önünde demir atmış Rus fırkateyninin ve Suriye’de Tel Rıfat-Cisr el Şuğur “takas”ı tezgahının gölgesinde geliyor.

Pazartesi günü gerçekleşen NATO heyetini ağırlama merasimleri ise karşılıklı klişelerin yinelendiği, S-400 türünden konularda herkesin pozisyonunu koruduğu, Çavuşoğlu’nun teşrifatçılık hünerlerini göstermeye çalıştığı, dayanamayıp neredeyse Stoltenberg’e “Hatay’a gitmişken mutlaka künefenin tadına bakın…” kıvamında yazdığı bir parodiydi. Bu olanlar rejimin ele başının kaderini Rusya’ya endekslediğini göstermesi açısından önemli, zaten İran’dan petrol ve gaz alımlarının olmayacağı bir süreçte Rusya’ya olan bağımlılık kaçınılmaz olarak artacak. Hatta işin ucunda “münafık” Suudilerin kapısını çalmak da var. “Stratejik pozisyon” üzerinden “bizden vazgeçemezler…” türünden ülkeyi pazarlayan politikaların da kendi kendini tüketen, çıkmaz sokak olan bir zemini var. Fakat mevcut iktidar anlaşılan kafası yüzyıl öncesinin psikozlarında boğulduğu için olsa gerek Lenin’le Putin’i karıştırıyor. Benden hatırlatması psikozun sonu bazen intiharla bitiyor…

TC için bir başka “kötü” haber de Trump’ın İhvan’ı yabancı terör örgütleri listesine almaya hazırlanması. Bu İhvan’ın ABD ile köklü ve güçlü ilişkilerini hesaba katınca hemen ve kolay olacak bir şey değil. Yine de bu olasılık Ortadoğu için yeni güç ilişkileri şekillendirme anlamında ABD’nin köklü değişikliklere gitmeye çalıştığını gösteriyor. Bunun anlamı pekala Körfez ülkelerini de kapsayan paralel, Kıbrıs’ın da dahil olduğu yeni bir NATO-askeri ittifak olarak görülebilir. Zaten ABD, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne yaptığı yeni silah satışları (6 milyar dolar) ve bölgeye gönderdiği savaş gemi ve bombardıman birlikleriyle İran’ı ablukaya alma faaliyetini hızlandırdı. Bu gibi konularda ABD iç siyasetinde kısmen direnç olsa da Trump (en son Yemen savaşında Suudi destekçiliğini sürdürme kararında olduğu gibi) veto vb. uygulamalarla bunu aşmayı beceriyor.

İstanbul seçimleri ile ilgili diktanın aldığı son karar şiddeti daha da tırmandıracağının açık işareti. Rejimin, ciddi bir biçimde derinleşecek olan ekonomik krizi, iktidar blokundaki büyüyen çatlakları ve uluslararası gerilimleri bu tür politikalarla geçiştirme olanağı ise yok. Kaçınılmaz sona doğru gidiyor. Mesele, bu saatten sonra rejimin kimin eliyle yıkılacağı ve geleceği kimin şekillendireceği…

Yazarın diğer yazıları