Kadın sistematik işkence altında

Türkiye’de kadına yönelik şiddetin artmasının en büyük nedeni iktidarın totaliterleşmesi ve gücü kendisinde toplamak istemesidir.

Kadını eve hapsetmeye çalışıyorlar. Kadının kontrolünü evin içinde daha güçlendirmek için yasal düzenlemeler yapmaya çalışıyorlar.

Cezasızlığı bir politika haline getirerek şiddet uygulayanları ödüllendiriyorlar. Bu sistematik bir işkencedir ve buna daha fazla ceza verilmesi gerekiyor.­­­

HABİBE EREN / JİNNEWS/ANKARA

Hem Türkiye’de hem başka ülkelerde kadına yönelik şiddetin artmasının en büyük nedeninin iktidarların totaliterleşmesi ve gücü kendisinde toplamak istemesi olduğunu belirten Avukat Zekiye Karaca Boz, yargının da cezasızlığı bir politika haline getirerek, şiddet uygulayanları ödüllendirdiğine dikkat çekti.

Kadına yönelik şiddetin dur durak bilmeden devam ettiği Türkiye’de, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun (KCDP) verilerine göre sadece Ağustos ayında 50 kadın katledildi. Katliam ve şiddet sistematik olarak artarken, yargının cezasızlık politikası ile erkekler ya salıveriliyor ya da çok az bir ceza ile ödüllendiriliyor. Tüm bunlar yaşanırken, iktidar nafaka tartışmaları ile beraber İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Yasa’ya da savaş açmış durumda. Kadını koruyan bütün mekanizmalar devre dışı bırakılırken, bu konuda mücadele eden kadınlar ise devlet şiddeti ve baskısının hedefi oluyor.

Kadın Dayanışma Vakfı avukatı Zekiye Karaca Boz ile artan kadın katliamlarını, buna yönelik AKP hükümetinin politikalarını ve yargının cezasızlık politikasını değerlendirdi.

Kadına yönelik şiddet ve kadın katliamlarında her geçen gün ciddi bir artış yaşanıyor. KCDP’nin verilerine göre Ağustos ayında 50 kadın katledildi. Bu tablo bize neyi gösteriyor?

Kadına yönelik şiddet aslında başlı başına hepsini kapsayan bir başlık. Sadece kadın katliamları değil, kadına yönelik şiddetin her türlüsü; cinsel, psikolojik, ekonomik vs. hepsi aynı merkezden geliyor. Biz ‘kadın cinayetleri politiktir’ diyoruz ya kadına yönelik şiddetin temeli politik aslında. Kadın katliamlarının artması da bu politikaların gittikçe derinleşmesi ve sertleşmesinden kaynaklanıyor. Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri neden ‘politiktir’ diyoruz? Özellikle faşist ve diktatöryal iktidarlar, iktidarlarını en küçük toplumsal birim olarak gördükleri aile üzerinden kurarlar ve aile üzerinde oluşturdukları iktidarla toplumu baskı altına almaya çalışırlar. Aile içindeki iktidarı da kendilerine en yakın birey olan gücün ve militarizmin simgesi olan erkekle sağlamayı ister. O yüzden de hem Türkiye’de hem başka ülkelerde kadına yönelik şiddetin artmasının en büyük nedeni iktidarların totaliterleşmesi ve gücü kendilerinde toplamak istemesidir. Bunun son zamanlarda artıyor olmasının ya da diğer ülkelere göre Türkiye’de daha fazla artmasının nedenleri; hem ülkedeki totaliterleşme hem çalkantılı ekonomik sistem hem gittikçe zorlaşan, gittikçe dar boğaza giren ekonomik güçlükler hem bireylerin yaşadıkları ekonomik sıkıntılar hem de diğer yandan bölgedeki çatışmalar. Hepsi bir araya gelince şiddeti artırıyor ve bu şiddet en fazla kadına yöneltiliyor.

Peki, hükümet politikalarının bu şiddette payı nedir? Ya da hükümetin kadına yönelik şiddet noktasında bir politikası var mıdır?

Var olmaz olur mu ciddi bir politika var. ‘Kadın cinayetleri politik’ dediğimiz şey tam da bu. Kadını eve hapsetmeye çalışıyorlar. Kadının kontrolünü evin içinde daha güçlendirmek için yasal düzenlemeler yapmaya çalışarak hem var olan düzenlemelerden geri götürüyorlar hem de mevcut yasal düzenlemeleri etkisiz hale getirerek uygulatmıyorlar. Cezasızlığı bir politika haline getirerek şiddet uygulayanları ödüllendiriyorlar. En hafif deyimiyle koruyorlar. Dolayısıyla bu şiddet, hükümet politikaları, yaşanan sosyal siyasal krizler ve bu sistemi bu şekilde oluşturulmaya çalışan hükümet politikaları ile doğrudan ilgili.

Bir yandan katliamlar gündeme gelirken, bir yandan da iktidar tarafından kadınların kazanılmış hakları olan nafaka, 6284 sayılı yasa ve İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik saldırılar gündemde. Tüm bu tartışmalar bu süreci nasıl etkiliyor? 

‘Nafaka mağdurları’ diye kendilerini tanıtmaya çalışan o kitlenin başlıklarından bir tanesi. İştirak nafakası mağdurları. Şimdi vermeye çalıştıkları mesaj şu; ‘Kadınlar iki üç yıl evli kalıyor ayrılıyorlar ondan sonra yıllarca erkeklerden nafaka alıyorlar.’ Ancak iştirak nafakası çocuğa verilen nafakadır kadına değil. ‘İştirak nafakası mağdurları’ diye bir grup bile oluşturmuşlar. Biz şimdi bir çalışma yapıyoruz. Nafaka ile ilgili oluşturulan gruplar da ciddi istatistik çalışmalar yapıyor. Kadın Dayanışma Vakfı avukatları olarak arkadaşlarımızla ortak bir veri oluşturmaya çalışıyoruz. İncelediğimiz dosyalarda gerçekten çok korkunç durumlar var. Nafaka dedikleri 200-300 lira gibi komik rakamlar ve o rakamları da alamıyor kadınlar. Erkekler ödememek için her yolu deniyor.

 Hükümet bunu çözmek yerine nafakayı hedefine alıyor. Ki, ödenen 200-300 lira nafakayla bugün hangi çocuğun ihtiyaçları sağlanabilir. Çocuğun diğer bütün ihtiyaçları kadın tarafından karşılanıyor. Bunu ödememek için bu kadar kıyamet koparıyorlar. Gerçek bir sosyal politika oluşturulsa, gerçek bir sosyal devlet olsa bu durum böyle olmaz. Her iki tarafında neler talep ettiği ve istatistiki veriler ortaya konulsa o yaygara koparan üç beş kişinin kendilerinin uyguladığı şiddet nedeniyle bu noktaya gelindiğini ve bu noktada da verilen nafakanın dahi yeterince ödenmediği görülecektir. Ama hükümet bu konuda çalışma bile yapmıyor.

Zaman zaman ortak çalışmalarda bir araya geliyoruz; Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na ‘Bu konuda bir istatistik var mı elinizde? Nafaka mağduru diyen babalar kaç kişi? Ve nasıl mağdurlarmış ne kadar nafaka veriyorlarmış’ diye soruyoruz. Ancak ellerinde bir veri yok. Sadece nafaka üzerinden baskı oluşturmaya çalışarak kadınların boşanmalarını engellemeye çalışıyorlar. Bu da hükümetin çok işine gelen bir şey. Zaten bu kampanyaları başlatanlar da muhafazakar, aşırı dinci ve siyasal İslamcı basın ve sosyal medyadaki bu düşüncenin temsilcileri.

Hükümet kadına yönelik şiddet ve çocuk istismarı vakalarında ısıtıp ısıtıp önümüze idam tartışmasını koyuyor. Sizce idam bu soruna çözüm olur mu? Bu söylemle aslında hedefledikleri nedir?

İdam bizim hiçbir zaman savunmadığımız ve yıllarca kaldırılması için verilen mücadelenin içinde olduğumuz bir ceza.  O yüzden idamın tekrar geri getirilmesini kadın hareketinin hiçbir kesiminden destek geleceğini düşünmüyorum. Bu cezaya hepimiz her şekilde karşıyız. İdam cezasının çözüm olmadığını en başta onlar biliyorlar. İdam cezası olan ülkelerde kadına yönelik şiddet yok mu? Ki; idam cezasının uygulandığı dönemlerde idam edilenler aslında bu suçları işleyenler değildi. Hepimiz biliyoruz ki genel olarak düşünce suçluları ve politik suçlular idam cezasına çarptırıldı. O yüzden idam cezasını hiçbir şekilde, hiçbir suç tipi için gelmesini doğru bulmuyorum. Aslında mevcut yasalar uygulansa bu tartışmalara zaten ihtiyaç yok. Mevcut yasaların uygulanmasından önce mevcut sistemdeki yasanın el verdiği cezalandırma sistemini oturtmaları gerekiyor.  Yargılama sistemi çok eksik ve kötü uygulanması nedeniyle aksaklıklar yaşanıyor.

 Hâkimlerin, savcıların bakış açılarının değişmesi gerekiyor önce. Yasa uygulayıcıların, yasanın yapılışındaki amaçları tekrar öğrenmesi gerekiyor.  Aslında biliyorlar ama uygulamak istemiyorlar.

Şunu kabul etmek istemiyorlar; hiçbir kadın kendini hapishane içerisinde gördüğü aileyi en son noktaya kadar terk etmek istemiyor. Bıçak kemiğe dayanmadan o aileyi dağıtmak istemiyor. Oraya geldikten sonra tekrar kadını onun içine mâhkum etmeye çalışan sistemi hem yargı hem de sosyal politikaları üretenler, uygulayanlar görmeli. Kadınlar o şiddetin içinden canlarını kurtarabilmek için çıkıyorlar; ancak mevcut politikalar ve yargı el birliği ile kadını o ailenin içinde tutmak için çaba gösteriyor. Mevcut cezalar uygulansa ve cezaların karşılığı olacak şekilde yerine getirilse herkese ‘iyi hal indirimi’ ve koşulsuz salıverme’ uygulanmasa daha caydırıcı olacaktır. Örneğin; bir kadın ağır fiziksel şiddete maruz kalıyor, günlerce dövülüyor hayati tehlike içerisinde hastaneye kaldırılıyor.  Şayet dava açılmışsa yargılama ‘yaralama suçundan’ yapılıyor. ‘Ölüme kasıt’tan değil. Oysa bu sistematik bir işkencedir ve buna daha fazla ceza verilmesi gerekiyor.

Evet yargının cezasızlık politikasından bahsettiniz bunu biraz açarsak; yargının failleri koruması, erkeklik ile bu kadar bağ kurmasının nedeni nedir? Yargının kararlarında siyasi konjoktürün etkisi var mı? Ya da yargının eril tutumu kararları nasıl etkiliyor?

Tabi siyasi konjonktürle bağlantısı var. Eril zihniyette o konjonktüre bağlı olarak oluşuyor orada. Son Anayasa değişikliğinden sonra yargının bütün bireyleri hem savcısı hem hâkimi iktidar tarafından atandığı için aynı zihniyetteki kişiler yargının karar mekanizmasında yer alıyor. Ve devlet politikası hükümetin oluşturduğu ve uygulamakta ısrar ettiği o muhafazakar politikaların uygulayıcısı olarak karşımıza çıkıyor.

Mesela; AKP iktidarının ilk yıllarında Avrupa Birliği hedefi ciddi olarak önlerindeydi. Ya da öyle göstermeye çalışıyorlardı. İstanbul Sözleşmesi’ni imzaladılar bu da AB hevesi içinde yapılmıştı. O dönemdeki kararlarda çok daha özgürlükçü, eril dilden uzaklaşıldığını görebiliyorduk. Zamanla artan muhafazakarlaşma ve hükümet politikalarının giderek sertleşmesi ve ülkedeki totaliterliğin giderek artması ile eş zamanlı olarak yargıda da bu zihniyet dönüşümü geçirmeye başladı. Örneğin; daha önce 6284 kapsamında çok büyük mücadelelerle getirilen ‘delil aranmama koşulu ile’ hiç tereddüt etmeden koruma kararı veren yargıçlar son zamanlarda sık sık şunu söylemeye başladılar; ‘Kadınlar evine sevgilisini almak için 6284’e sığınıyorlar ve kocalarını evden uzaklaştırıyorlar.’ Bu korkunç bir durum. Keşke bir tane bile örnek gösterebilseler. Yargıçlar sadece magazin basınında geçen cümlelerle koruma kararı vermemek için bahane üretmeye çalışıyorlar. Yargının cezasızlık politikası tamamen iktidar politikalar ile paralel gidiyor.

Tüm bu saldırılar karşısında kadınlar itirazlarını yükseltmeye devam ediyor. Kadınların yıllardır mücadele ile elde ettikleri kazanımları bir bir ellerinden alınmaya çalışılıyor. Bir yandan bu mücadeleyi verirken iktidar tarafından da hedefe alınıyor. Buna ilişkin ne söylemek istersiniz?

Türkiye’de en dinamik ve hâlâ en güçlü hareket kadın hareketi. Bu kadar baskıcı ve sert bir iktidar döneminde bile kadın hareketi her zaman mücadelesini en üst seviyede yürütmeye çalışıyor. Bu şiddetten hiçbirimiz azade değiliz. Televizyona çıkıp bas bas bağırarak kadınların nasıl yaşaması gerektiği yönünde talimatlar veren adamlar bizim evimizdekinden çok farklı etki uyandırmıyor kadınlar üzerinde. O yüzden kadın mücadelesi hiçbir zaman geriye düşmüyor. Kazanımlar da zaman zaman sınırlar oynuyor; ama o kazanımları korumak için her daim dinamik ve güçlü bir mücadele var. Yeni Meclis döneminde zorla evlendirmeler ve çocuk istismarı nedeniyle ceza alanların cezalarının indirilmesi veya af niteliğine dönüşecek bazı uygulamaların yeniden gündeme gelmesi olası. Buna yönelik kadınlar şimdiden hazırlık yapmaya başladılar. Onlar ne kadar hazırlanıyorsa kadın hareketi de o kadar hazırlanıyor. Hiçbir zaman bulunduğumuz noktadan geriye düşmeyi göze almamalıyız. Onların önünde ajandaları var. Bizim de kendi ajandamız var. Onların karşısında çok daha güçlü duracağımızı düşünüyorum.

Son olarak medyanın kadına yönelik şiddet ve kadın katliamlarında kullandığı dil ve haberi sunuş biçimi nasıl etki yaratıyor?

Tabi belirli medya türlerini ayrı ayrı konuşmak gerekir. Havuz medyası dediğimiz medya, zaten kadın kazanımlarının geri alınması ve yok edilmesi için bir savaş başlatmış durumda. Onların dili korkunç; ancak güya kadın haklarını savunan medya da kendi yaptıklarının farkında değil. En basitiyle sık sık görüyoruz; bir cinsel saldırı haberi verirken ‘tecavüzcüsü’ diliyle veriliyor. Bunun kadın üzerinde yarattığı etkiyi kadına bağlayan, kadının bir etkisi ve eylemiymiş gibi gösteren bir dil kullanılıyor. Bunun farkında değiller hâlâ. Kadının fotoğrafı ve ismi açık olarak verilirken, erkeğin fotoğrafları karartılarak sadece baş harfleri veriliyor. Kadının şiddete uğramış hali en kötü fotoğrafları ile çarşaf çarşaf medyada yer alıyor. Bunun yanında erkeğin hiçbir görüntüsü ve hiçbir özel bilgisi verilmiyor. Oysa kadın yerine bu eylemi yapan erkek gösterilmeli ve teşhir edilmeli. Ve kadının özel yaşamının gizlilik hakkı korunmalı. Verilen fotoğraf yalnızca şiddete maruz kalan kadınları etkilemiyor; pek çok kadın için farklı mesajlar içeriyor. Aynı şiddeti yaşayıp belki yasal yollara başvurmakta tereddüt eden kadınlar için olumsuz bir izlenim yaratıyor. Ya da benzer şeyleri yaşayan kadınların travmalarını yeniden yeniden hatırlatıyor. O yüzden medyanın bu alanda çok başarılı olduğunu düşünmüyorum. Haberlerin veriliş biçimi, fotoğrafların kullanış biçimi gerçekten bu mücadeleye zarar verir boyutta ve kadınlar için moral bozucu nitelikte.

Yazarın diğer yazıları

    None Found