Kalpazan!..

Türk parlamentosunda, hakkında dava dosyası bulunan seçilmişlerin yargılanması için, dokunulmazlıklarının kaldırılmasını ön gören, 900’e yakın dosya bulunuyor. Bu dosyalar raflarda, sanığın seçilmeyeceği dönem sonunu bekliyor.

Türk parlamentosunda gelenek böyle, ama bir de kinin galip geldiği, kabaran intikam güdülerinin önlenemez olduğu haller vardır: Bu hallerde, dosyalar celladın sicimi niyetine kullanılmaktadır.
Geçmişte, Demirel’in salladığı bu kement, bugün Erdoğan tarafından Kürtlerin tepesinde dolaştırılmaktadır.
1965’de parlamentoya giren Mehmet Ali Aybar liderliğindeki Türkiye İşçi Partisi (TİP), Süleyman Demirel’in Adalet Partisi (AP) iktidarının gözünde diken, Çetin Altan ise kara belaydı.
TİP’liler, her gün, üstü örtülmüş bir tabuya dokunuyor, din, iman ve ırkçılık üzerine atılan nutukların ardındaki hırsızlıkları, talanı, yalanı ve dolanı kürsüde sergiliyor, Çetin Altan ise, ertesi gün Akşam gazetesindeki köşesinde “88 sanıklı iktidar" başlıklı yazılar, rejimin yüzüne ışık tutuyordu. 
İktidar Çetin Altan’ı linç girişimiyle susturamayınca dokunulmazlığını kaldırıp, adaletinin önüne atma yolunu seçmiş, bir gece sabaha kadar süren mesai ile amacına ulaşmış, Çetin Altan, CHP Genel Başkanı İnönü’nün Anayasa Mahkemesine açtığı iptal davasıyla hapisten kurtulmuştu. Çetin Altan, daha sonra  askeri darbe ile hapse atılacaktı.
Demirel döneminin ikinci dokunulmazlık dolabı ise 1994 yılında çevrilmiş, askerlerin rahatsız olduğu Kürtler, dokunulmazlıkları kaldırıldıktan sonra itile kakıla sorguya, sonra da 10 yıl kalacakları hapishaneye götürülmüşlerdi.
Şimdilerde en az Demirel ve partisi kadar dindar, onları da geçerek, her tepeye bir minare diken ve Türk ırkçılığında ise MHP ile yarışan AKP dokunulmazlık kemendini Kürtlerin boyununa geçirme yarışında.
Ama yan rafta, Başbakan Recep Erdoğan’a dair  dokunulmazlık dosyaları üst üste duruyor. Suçlamalar ise, bugüne kadar Türk Başbakanı hakkında, öne sürülmemiş nitelikte…
Dava dosyasındaki (fezleke) suçlama başlıklıkları şöyle:
"Görevi ihmal, zimmet, kamu taşıma biletlerinde kalpazanlık, resmi evrak ve kayıtlarda sahtecilik, cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak. Suçu ve suçluyu övmek, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek.”
Diktatörlüğe demokrasi demek de kalpazanlık, ama Erdoğan, sahte para basanla aynı kefeye konulup, bildiğimiz kalpazanlıkla suçlanıyordu. Ne kadar da ayıp…
Sahteciliğin adı üstünde sahtekarlık demek, “zimmet” hırsızlığın kibarcası, “cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak” ise, Recep Erdoğan’ın önüne çıkanın boynuna astığı suçlamadır. Çete kurup terör estirmek demekti.
Ne kadar süfli, nasıl da adinin adisi…
Bırakın, dindarlıktan helak olarak, gün 24 saat abdestli dolaştığını, beş vakit namaz kıldığını söyleyerek ortalıkta dolaşıp, gözüne kestirdiği her tepeye birer minare dikme gösterisine çıkan biri olmak, kendisi ve toplumla yüz göz olmamış hiç kimse, bu kadar ağır suçlama karşısına, çıkamaz.
"Bizim medeniyetimiz” diyerek kendi toplumunda baş burjuva rolüne çıkan biri olsa, onurunu kurtarmak için, bir kuytulukta intihar ederdi.
Ne yapacaksınız ki bunların dünyasında burjuva, kültürel naiflikle yoğrulmuş onurlu yaşama biçimi değildi. “Türk tipi burjuva” hırsızlıkla zengin olmak, servet istiflemekti.
Büyük Türk burjuvazisi kuyruğuna takılan hırsızlık tenekesinin sesini müzik niyetine dinliyordu. En zenginleri, kurtlu peyniri taze niyetine satıp sermaye birikimi yapma kalpazanlığıyla övünüyor, Başbakanın, bayat simiti ısıtıp, taze niyetine satma sahtekarlığı ticari deha ilan ediliyor, eski Cumhurbaşkanının öz yeğenleri, manevi evlatları dolandırıcılıktan hapishaneye düşüyor, çıkışta yine baş köşeye kuruluyorlardı.
Herkesin ahlak ve ahlaksızlığı kendine yakışandı. Ahlak erozyonu berdevamdı.
Kendi ülkesinde özgür yaşamak, dilini kullanmak isteyen Kürtler terörist, 10 bin tanesi mahpustu. Çaresizliğin çaresi olarak dağa çıkmış çocuklarının yasak bombalarla katli Türk medyasında zafer şarkısıydı.
Polislerin, İstanbul’da aylar önce, kendilerine yol vermedikleri gerekçesiyle aralarına alıp, tekme ve palaskalarla linç etmeye kalkıştıkları Ahmet Koca adındaki Kürt’ün yerdeki görüntüleri günler boyu televizyonlarda yayımlanmıştı. Gazeteler, onun üç yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılandığını yazıyorlardı. Polisler, dayak sırasında kolaylık göstermemesi ve anlaşılmayan bir dille (Kürtçe) konuşması nedeniyle ondan şikayetçiydi.
Roboskî’de bir araya toplanarak bombalanan, 22 tanesi çocuk, 34 Kürdün ve roketle havaya uçurulan Ceylan Önkol’un katili meçhuldu.  
Başbakan suç ve suçluyu övmeye, kin ile düşmanlığı yaymaya devam ediyor, sesine kulak veren MHP bayraklı ırkçı soydaşları Erzurum’da üniversite basıp, Kürt gençlerini linç etmeye kalkışıyordu. Sokağa çıkan Kürtleri gaz bombaları, hafif tanklarla püskürten Türk polisi yapmayın demekle kalıyordu.
AKP, cehaleti ve ırkçılığıyla bir coğrafyayı esir almış, üstüne oturmuştu. Kürtler tek başlarına direniyordu. Türk medyası, bir iki küçüğü hariç, beslenmeye karşılık Kürtleri aşağılıyor, hakaretler yağdırıyorlardı.
Kalpazanlar çetesinin artıklarından geçinme kültürü buydu ve kendine yakışan yoldaydı. Kalpazanlar düzenine direnen Kürtler terörist, onlara küfrederek, kendini aşağılamayan Kürt temsilciler, hapishane ile tehdit ediliyordu…
 

Yazarın diğer yazıları