‘Kamu güvenliği’ne’ evet ‘Devlet güvenliğine’ hayır

Ekim ayı başından beri günde beş-on yurtsever insan tutuklanıyor. Dün de Erzurum Karayız’da, Bitlis Hizan’da onlarca insan gözaltına alındı.
Neden?
Başbakan’a ve onun da Başkanı Erdoğan’a bakılırsa, "kamu güvenliğini" sağlamak için.
Bu tayfa, "Osmanlıca" konuştuğu için "kamu güvenliği" lafını da tersinden anlıyor. Aslında demek istedikleri "devlet güvenliği"… Bunun daha eski Osmanlıcası ise "AKP Hükümetinin güvenliği"… "Kamu" lafından anladıkları bu.
"Kamu" denince ne anlıyoruz?
Örneğin "kamu oyu yoklaması dediğimiz zaman, "Tapu dairesinin", "su işleri idaresinin", "Emniyet Müdürlüğünün", "MİT müsteşarlığının", "genel kurmay başkanlığının", "bekçilerin" filan "oyundan" mı bahsediyoruz, yoksa "kamu oyu yoklaması" dediğimiz zaman, "halk oyu yoklaması" mı diyoruz?
Hükümet "kamu güvenliğinden" söz ederken, dediğimiz gibi "devlet güvenliğinden" söz ediyor ve "devlet güvenliğini" sağlamak, yani "son Türk devletinin güvenliği" uğruna, "halkın güvenliğini" hiçe sayıyor. Bu güvenliği tehdit ediyor, ilga ediyor, berbat ediyor.
Üç bine yakın insanın tutuklanması, "halk güvenliğinin" ortadan kaldırılması demektir. Daha önce on bin Kürt yurtseverinin tutuklanmasını hatırlayan Kürt "kamu oyu", Kürt "kamu güvenliğinin" yok edildiğini düşünüyor. Hakkari’de, Yüksekova’da, Lice’de ve Kürdistan’ın dört bir tarafından yirmidört saat polis, asker, TOMA, gaz bombası, besbelli ki "kamu güvenliği" için değil, "kamu oyunu terörize" etmek için iş görüyor.
Kürdistan’da "kamu güvenliğini" ortadan AKP Hükümeti kaldırıyor.
O nedenle HDP heyeti adına yapılan açıklamada, "Hükümetin kamu güvenliğinden anladığı ile bizim anladığımız taban tabana zıt" denmesi yerindedir. Durum tastamam böyledir.
Demek ki, Hükümetle HDP heyetinin oturduğu masada, taraflar "birbirlerinin" "güvenlik" sorununu tartışıyorlar.
Hükümet "devletin güvenliği" mutlak şekilde sağlanırsa, "çözüm sürecinde adım atarım" diyor.
HDP ise "halkın güvenliği" mutlak şekilde sağlanırsa "çözüm sürecinde yol almak mümkün olur" diyor.
Hangisi sizce doğru söylüyor?
İkisi de "doğru" söylüyor olamaz.
Eğer, "çözüm olmayacaksa", yani Kürt kimliği sağlanmayacaksa, Kürt dili resmen tanınmayacaksa, Kürtlerin kendi kendilerini yönetme hakkı kabul edilmeyecekse, elbette "devletin güvenliğinin" sağlanması baş mesele olur. Çünkü "tam ve mutlak güvende olmayan bir devlet", Kürtlerin kimliğini, dilini, mezhebini, kendini yönetme hakkını "inkar" edemez. Devlet ne kadar "az güvende" olursa, çözüm o kadar kolay ve kısa zamanda gerçekleşir.
Bunun tersi de doğrudur. Eğer "kamu güvenliği", yani "halk güvenliği" yoksa, o halk ne kimliğini, ne dilini, ne kendini yönetme hakkını "tam güvenlik içindeki devlete" kabul ettiremez.
Demek ki, "barış ve çözüm" için "devletin Kürdistan’da minimum güvenlik içinde olması", buna karşılık "kamunun" yani halkın tam güvenliğe sahip olması gerekir.
Güvenlik meselesi böyledir.
O halde AKP Hükümetinin "devlet güvenliği" için attığı her adım, yaptığı her tutuklama, gerçekleştirdiği her cinayet "çözüm sürecine" darbe indirir. Buna karşılık Kürt halkının, "kamu, yani halk güvenliği" için hükümete karşı örgütlediği her protesto, her miting ve her serhildan, "devletin halka karşı güvenliğini zayıflattığı" için çözüm sürecine büyük katkı sağlar.
Bu konu bu kadar.
İkinci konu Osmanlıcanın "zorunlu ders" olması… Olabilir. Çok meraklı bir Hükümet, tıpkı Latince gibi, Sümerce’yi de zorunlu dersler arasına alabilir. Ben şahsen bu türlü derslerin "zorunlu" olup olmamasına pek aldırmam. Ama şunu söylerim: Bu ülkede "tek bir canlı Osmanlı efendisi" yok, ben hiç görmedim. Ama milyonlarca Kürt var, her gün hep birlikte görmekteyiz. İyi de "ölünün dili" zorunlu ders oluyor da, neden "dirinin" dili, bırakalım "zorunlu" olmayı, "ders" bile olamıyor.

Yazarın diğer yazıları