‘Kanlı mı, kansız mı olacak?’

Fransa Devlet Başkanı General De Gaulle Cezayır savaşını, “Cezayırlıların hakkı Cezayırlılara” kuralına uygun bitirince, General Sallan ve arkadaşları onu vatana ihanetle suçlayarak isyan etmiş, o da 200 bin kişinin ayaklanıp, karşı koymaya çağırmıştı.

Süleyman Demirel, 1966 yılında kendisine kafa tutan Genelkurmay Başkanı General Cemal Tural’la dalaşında, De Gaulle’nin çağrısını hatırlatınca, muhalefet onu halkı orduya karşı ayaklanmaya ve kanlı iç çatışma çıkarmaya çabalamakla suçlanmış ve Demirel uzun yıllar bu suçlamanın altından kalkamamıştı.
Recep Erdoğan, bugün barışçı yöntemle isyan eden bir avuç genci, karşılarına bir milyon yandaş çıkarmakla tehdit ediyordu. Bu Demirelleşmeydi. Ama Demirel’in tehdidi lafta kalmış, bu ise söylemekle kalmıyor, olacakların provası olarak, halkın parasıyla bir günde altı miting düzenliyor, polisin zehirli gazından gençlerin bira şişeleri ve sarhoş olarak camiye girdikleri yalanıyla, zaten ölümcül atağa hazır dincileri öne fırlamaya kışkırtıyordu.
 Necmettin Erbakan, 1994 yılında iktidar yollarında yürürken, Bingöl’de “iktidara gelişimiz kanlı mı olacak, kansız mı onu bilemem” diyerek rejim muhafızlarına hedef olmuş, yarı iktidarında gerçekten de kanlı gömlek boğazına dolanmış, askerler onu patırtılı bir şekilde yere indirmişti.
Erbakan üstüne gelenlere karşı koyamamış, dolayısıyla iktidarı kanlı olmamıştı.
Ama, Recep Erdoğan farklıydı. O, pek hayran olduğu  (babalarını deviren, beşikteki bebeğe kadar kardeşlerini katleden) iktidar uğruna katil Osmanlı Şehzadesi misali yol, yordam babası, fikir atası Erbakan’ı devirip, mülküne (teşkilat) el koyarak, dünyaca ünlü bir yazarın deyimiyle, “Müteahhitlerin Sultanı“ olduktan sonra, ilk işi Erbakan sendromundan kurtulmak olmuştu. Bunun için, korktuğu generalleri tutuklatmış, muhtemel etkin sivilleri paramparça edip, itibarsızlaştırmış, onları kendi yaralarını yalamakla meşgul etmiş, bu yoldan giderek İslam tipi muhalefetsiz bir demokrasi kuruvermişti.
Halkın parasıyla beslenen polis, özel ordusu gibiydi. Kan dökemeyen Erbakan’a nazire, hücre sistemli yandaş teşkilatı…
Recep Erdoğan, “tek adam” ama, Latin Amerika “Generallisimos”larına hiç benzemiyordu. Alışılmış “Türk ulu önderi” ve “kurtarıcı” generallerine de.
O, yumuşak başlı bir mahalle kabadayısı edalıydı. Topuğuna basıp, yampiri yürüyerek naralar atan, ama her cuma yandaşlarıyla camide buluşan, onlara “n’aber lan” diyen, çocuklara oyuncak, para veren, kucağına verilen bebeği, “seni domuzun evladı seni” diyerek seven, yumuşak başlı, bir tuhaf da olsa gülmesini bilen apoletsiz “tek adam”dı.
  Atatürk mukallidi, “yeni Türk ata”sı edalıydı. Onun da, Atatürk gibi sıram sıram yandaş kalemleri vardı. Daha “apart” demeden, yandaşlar “hain”lerin üstüne atlayıp, onları itibarsızlaştırma mürekkebine batırıyor, basın ve yayın patronları, servetlerini kurtarma paniğinde, yandaş olmayan kalemlerin kökünü kazımak için, bıkıp, yorulmadan kesintisiz kazma sallıyorlardı.
Ahir zaman eksikliğini ağlamaklı hatırlattığı bir muhalefet de yoktu. En muhalif Türk partisi “ben daha iyi faşistim” naralıydı. Onun için iş başa düşüyor, muhalefet görevini de kendisi üstleniyor, yeri geldiğinde muhalefet kürsüsüne çıkıyor, sonra ters takla ile, apoletsiz generallisimos kişiliği oluveriyordu.
Bir Generallisimos olarak, sevgili milleti adına düşünüyordu. Yatak odalarında enerji harcayan genç çiftlerin, bu eforun mükafatı olarak kaç çocuk sahibi olacaklarını o haykırıyor, inşa edilecek köprüye hangi katilin adı verileceğini, “milleti” adına o düşünüp, açıklıyordu.
Gerektiğinde tek kişilik sanat jürisiydi. Heykelin ucube olup olmadığını ondan öğreniyorduk. Ucubeler, mermer hızarlarıyla doğranıyordu. (El Kaideciler havaya uçurmuşlardı)
Dini önderdi, o. Alkollü içecek yasağının dinen caiz olduğunu ondan öğreniyorduk. “Cami ha cami” naralarıyla, oylarını artırıyor, daha çok oy için, camiye gitmeyenlerden de aldığı vergilerle cami inşa ediyor, sıra Alevilere gelince, cemevi caiz görülmüyordu.
Kürdistan’a barış, kardeşlik ve Misak-ı Milli’ye zımba adına kale kışlalar inşa edilerek, yandaş müteahhitlerin “hayır duası” toplanıyor, “dinsiz imansız” dediği Komünistlerin inşa ettiği Berlin’deki utanç duvarının aynısını, Kürtler arasına çekiyor,  böylece insanlık utancı, müteahhitlerin kazancı oluyordu.
Polisi ve askeri topladığı 10 bin Kürt hapse atılıyor, bu da Türk adaletinin “bağımsız”lığı oluyordu. Ama Erbakan’ı hapse götüren hırsızlık olayının bir benzeri olan “Deniz Feneri” vurgunu, Almanya kıyılarında karaya vurunca, içeride delil toplayacak savcı, karar verecek mahkeme bulunmuyordu.
Recep Bey, Romalı imparator, Mısırlı Firavun edalıyken, İstanbul Gezi Parkı’ndaki ağaç katliamını vesile bilen bir avuç genç isyan edince, eski Kasımpaşa külhanlarının kabadayısı fiyaksı bozulmuş, topuğuna basık pabucu yana savrulmuş, bu can sıkıntısıyla, “yandaşları zor tutuyorum” anlamında laflar etmiş, sonra “ben sokağa bir milyon adam dökerim be” diye gürlemiş, geçtiğimiz hafta sonu, halkın imkanlarıyla altı yerde ayrı gösteri düzenlemişti.
Erbakan, “kanlı mı, kansız mı?” demekle kalmıştı. Düşüncelerinin mahdumu kanlı sürece mi geçiyor? Bilemiyorum.
Ama, Erbakan döneminde dinciler, “cami yaktılar” yalanının fısıltısıyla kıyıma, kırıma özendiriliyorlardı. Bugün “ayakkabılarla camiye girip bira içtiler” yalanı televizyonlarda haykırılıyor.
Bu bir felaketin ayak sesleri mi, onu da bilemiyorum…

Yazarın diğer yazıları