Kaos aralığı ve Rojava sorunu

Tarihte kimi dönemler “kaos aralığı” olarak tanımlanır; bu dönemler neredeyse her şeyin yeniden tanımlandığı, daha önce asla olmaz diye değerlendirilen birçok şeyin olur hale geldiği dönemlerdir.

Böylesi dönemlerde en sonunda ne olacağını hiç kimse tam olarak önceden bilemez, sürecin sonunuda kimin ne alacağını veya kaybedeceğini katılımcıların ortaya koyduğu irade belirler.

Kimse blok sorular sorup; net cevaplar beklememelidir. Çünkü herkesin pozisyonu günlük olarak değişebilir, bu gün çok güçlü ve kendinden emin olan bir taraf, başka bir gün kendini olmasını istediği şeyin çok uzağına düşmüş bulabilir.

‘Arap Baharı’ ile başlayıp birçok ülkeyi etkisi altına alarak devam eden, en son Suriye’de zirveye ulaşan süreci bir tür kaos aralığı olarak tanımlayabiliriz. Bu süreç boyunca sadece Arap ülkelerinin değil birçok ülkenin hem iç dengeleri hem de birbirleri ile ilişkileri köklü değişim geçirdi.

Birçok devlet ve halk açısından kendi içinde; hem bir dizi olanak hem de risk barındıran bu sürecin artık başka bir evresine girmiş bulunuyoruz. Daha önce sürecin kaotik karakteri öne çıkarken; şimdilerde denge arayışı daha hissedilir hale geldi.

Kimse artık hiç bir şeyin bilinmediği bir süreci sonsuza kadar finanse etmek istemiyor; ABD Başkanı Donald Trump’ın hiç beklenmedik çekilme kararı Suriye’de denge arayışını hızlandıracaktır. Gerçi başlangıçta bir ay içerisinde çekileceklerini söyleyen ABD’li yetkililer şimdilerde çekileme işlemini zamana yayacaklarını söylemek zorunda kaldılar.

ABD Suriye’de daha kalıcı gibi gözükürken, hergün Suriye’yi işgal etmekten bahseden Türkiye ABD’nin kararı sonrası derin bir sessizliğe büründü. Yine ABD kararı öncesi sanki Suriye’nin geleceği konusunda kendi aralarında anlaşmış gibi gözüken; Türkiye, Rusya, İran üçlüsü şimdilerde yeniden derin anlaşmazlığa düşmüş gözüküyorlar.

ABD Başkanı Trump’ın kararı sonrası; MİT Müsteşarı Hakan Fidan, MSB Hulusi Akar ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ı Moskova’ya gönderen Erdoğan Putin’den istediğini alamamış gözüküyor.

Türkiye son tahlilde bütün ülkelerden YPG’nin terör örgütü olarak tanınmasını istiyor; Rusya giden heyetin temel önceliği de YPG’nin Rusya tarafından terör örgütü olarak tanımlanmasıydı. Fakat ne Rusya ne de başka bir ülke Türkiye’nin kimi zaman tehdit, kimi zaman şantaj, kimi zaman da rüşvet önerisine rağmen bir türlü YPG’yi terör örgütü olarak tanımlamıyor.

Suriye’li Kürtler ve YPG meselesi de tıpkı Kıbrıs gibi Türk dış politikasının travmalarından bir olmaya aday gibi gözüküyor. Türkiye yıllardır Kuzey Kıbrıs’ın bağımsız bir devlet olarak tanınması için elinden geleni yapıyor; fakat kendine en yakın olan devletler de dahil bugüne kadar hiç bir devlet Kıbrıs’ı tanımadı.

Çünkü Türkiye kırk yıldır kendine ait olmayan bir ülkede asker bulunduruyor; adanın resmi/meşru hükümeti ile bir türlü çözüm yoluna gitmiyor. Sadece Rum halkının değil orada yaşayan Türk halkının da iradesini tanımıyor.

Aynı şeyi Türkiye şimdilerde Suriye’de de yapmak istiyor. Suriye’nin resmi hükümetini yok sayan Türkiye başkalarından aldığı rıza ile Suriye’de asker barındırıyor; kimin terörist, kimin özgürlük savaşçısı olduğuna kendi başına karar vermek istiyor.

Halbuki bu sorunu insanlar saha da çoktan çözmüş durumdalar. Türkiye’nin bütün ısrarlarına rağmen Rus yetkililer YPG’yi terör örgütü olarak tanımlamadılar. Trump’ın Kürtleri yok sayan kararı en başta ABD’nin kendi iç kamuoyu olmak üzere bütün dünya kamuoyunda sert tepkilere neden olunca; başlangıçta çok kararlı gözüken Trump sonra kararını yumuşatmak zorunda kaldı.

Dolayısıyla süreç bütün hızıyla hala devam ediyor; kimse günlük gelişmeler üzerinden ne gereksiz bir karamsarlığa ne de lüzumsuz bir iyimserliğe kapılmamalıdır. Cin şişeden çıktı; bir daha hiç bir şey eskisi gibi olmayacak.

Biz sadece ne istediğimizi bilmeli ve onda ısrarlı olmalıyız!

Yazarın diğer yazıları