Kara Geyik ve gül yaprağı

Farkındalık bilincini ölçülülük, sadakat ve cesaret ile dokuyan bir kültürün içinde yetişiyor Kara Geyik. Bir Siyu çocuğu. Topraklarını işgale gelen Amerikan süvarilerini gördüğünde titremeye başlıyor. Ve bir süre sonra hareketsiz kalıyor. Hareketsizliği kabilenin geleceği konusunda korkunç bir çığlığın kehaneti olarak yorumlanıyor. Kabilenin ileri gelenleri çocuğu bu durumdan kurtarmak yerine onun ve herkesin bu duruma alışmasını salık veriyor. Kara Geyik bir süre sonra kendiliğinden hareketleniyor ve gördüğü düşü anlatıyor: “Kendimi bir dağın zirvesinde en yüksek yerde gördüm. Merkezde ben vardım. Alışmadım. Alışsaydım ölürdüm” diyor. Ve ekliyor, “Ama merkezdeki bu dağ her yerde.”

Kara Geyik her birimizin bir gizemin tezahürü olduğumuza dair bir hikaye sunuyor. Hareketsizliğe alışmak ile hareketsizliği anlamak ve aşmak arasında bir çizgide olduğumuza işaret ediyor. Birey olmanın “her yerde” olan bu merkezin içimizde olduğunu bilmekle ve harekete geçmekle bağını kuruyor… Alışmanın ise ölüm olduğunun farkındalığını anlatıyor. Çağımızın yarattığı boşluğun ben’in sularında yarattığı dalgalanmalara karşı alışmamak ve birey olmak önemli.

Zira birey olmaya, aklın sınırlarını duyguların akışı ile yeni ufuklara taşıyan insana dair çok örnek birikti belleğimizde. Gayesi olanı olduğu gibi hiçbir bireysel kaygıya, korkuya mahal vermeden yaşamak olan güzel insanlar güzel anlattılar kendilerini… Bazen bir an’da kurtuluş manifestosunu yazarak, bazen bir kıvılcım ile kötülüğün yüreğine korku salarak, bazen Newroz ateşi sönmesin diye bedenlerini tutuşturarak… Ve bütün bunların bir toplamı olarak dünyayı devlet zihniyetinin örgütlü gücü olan DAİŞ karanlığından kurtarmayı başararak…

Bu güzel insanlar hayatı anlama arayışında en çok anlam ile deneyimin bağına odaklandılar. Ve sordular; anlam mı deneyim mi önemliydi? Anlamı aramak mı, anlamlı yaşamak mı ya da anlaşılmayı bekleyen evreni anlamak mıydı mesele? Ömür dediğimiz zaman dilimini yaşamak için çırpınan insanın hayatı ne anlama geliyordu? Yaşadığı hayattan mı alıyordu anlamını yoksa hayata kattığı anlamlarla mı hakkını veriyordu ömrünün? Saliseleri hücrelerinde sayan zamana bir mekan mıydı insan? Zamanın aktığı bir su yatağı mı ya da? Sahi nedir insanın yaşamını anlamlı kılan? Düşler mi, gerçekler mi, ufukta beliren bir umuda yol almaktan çekinmeyen cesaret mi? Yerin yüzüne yalnızlığın ürpertisi ile konduğunun bilinci mi? Ve bu bilincin hiçbir zaman peşini bırakmayacağının dirayeti mi?

Güzel insanlar anlamı bulmak ve anlamlı yaşamak için deneyimlemekten çekinmediler. Anlam ile deneyimin bağını duvarları, tel örgüleri, taşlaşmış yürekleri, kör olmuş vicdanları, utanç içindeki yaşamları, dağları aşarak kurdular. Bilişim çağının herşeyi sentetikleştiren liberalizmine, arzularına ve korkularına mahkum olan bireyinin arsızlığına rağmen başardılar. Yalnızlığı ve yası reva gören lanetli gerçeğin acımasızlığına rağmen yürümekte ısrar ettiler… Alışmadılar. Zira alışmak umutsuzluktu. Ve umutsuzluk ölümün ta kendisiydi. Kierkagaard’ın “Ölümcül Hastalık: Umutsuzluk” kitabında dile getirdiği, “Umutsuzluğa düşüldüğü zaman günahın ulaştığı güç yoğunluğunu belirlemek için ilk derecede iyilik ile olan bağın koparıldığı ikinci aşamada herşeyin sadece çıkara dönüştüğü söylenebilir” sözünü hatırlayarak… İyilik ile olan bağın kopmaması için boşluğa dayadıkları merdivende umutsuzluktan umut yaratmayı başararak…

Ve bunu bir gül yaprağının naifliğinde yaptılar. Hani kapısına gelen bir bilgeye kendisini tapınağa kabul edemeyeceğini, tapınağın dolu olduğunu elindeki su dolu tas ile gösteren keşişe gül yaprağını suyun üzerine bırakarak gösteren bilge gibi… Gül yaprağı nasıl taşırmıyorsa suyu o da öyle konuk olacaktı tapınağa. Onlar da öyle konuk oldular hayata…

Yazarın diğer yazıları