Karanlık zamanlara insan onuruyla direnmek

İnsanlar arasında eşitsizlik derinse ortak bir dünyayı paylaşmak zorlaşır. Bugün maalesef sadece Türkiye’de değil, dünyanın hemen her yerinde bu derin eşitsizlik ve ‘karanlık zamanlar’ yaşanıyor. Kant, sürekli insanlığın değer yitimine engel olacak, barışa ve insan haklarına gidecek olan yolun yalnızca bireylerin “iyi istemeleri” ile ya da ahlaklı eylemleriyle gerçekleşemeyeceğini, bunun gerçekleşmesi için toplumsal düzeyde bir örgütlenmenin gerekli olduğunu düşünür. Savaşların, yıkımların, zulmün en dehşetli manzaralarının bile sıradanlaştığı zamanların nefessizliğinde sanırım bu sözler oldukça önemli mesajlar taşıyor. Zira dünyamızı baştan başa saran kandan atmosfere ve içinden çıkılmaz değer kaybına nereden bakarsak bakalım hepside insan haklarıyla ve insani değerlerin yitimiyle ilgili görünüyor. Bu bakımdan insan haklarını koruma sorunu, eylemsel, ahlaksal, evrensel ve siyasal bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.

Eylemseldir çünkü; eğer hakları koruyup savunan, güvence altına alan politik topluluklar ve örgütlenmeler yoksa, insan hakları soyut bir söylemden ibaret kalır. Bugün en önemli sorunlardan biri, belki de başlıcası kamusal alanda haklara sahip olma hakkımızı savunmaktır. Yani insan haklarına insan onuruna yine insanların yapıp ettikleri ya da yapıp edemedikleri durumlar en çok zarar veriyor. Nihayetinde içinde olduğumuz yüzyıl maalesef savaların, katliamların yıkımların yüzyılı. Çünkü gün, hâlihazırda hüküm süren vahet hakkında konuma, insanların çaresiz kalıları konusunda söz söyleme ve eylemde bulunma günüdür. Çünkü bir şeyi yapmak ya da yapmamak kendi elimizdedir. Çünkü yitirilen her değer, sessiz kalınan her haksızlık, eylemsiz kalınan her an bizi yaşananların ortağı kılıyor.

Etik bir sorundur, çünkü insani değerleri ve ahlaklı olma halini yadsımıyor, aksine insan onurunu ve insanın değerli olma halini ifade ediyor. Tek tek insan hakları, etkin ve edilgen anlamda etik ilkeleri içinde barındırıyor: insanların görmesi ve başka insanlara göstermesi gereken muameleyi dile getiriyor. Aynı zamanda toplumsal düzenlemeye, hukuka ve siyasete ahlaksal olarak yön veren bir öz taşıyor. Çünkü; insan onuru, insanın nesnel değerinin bilgisinden oluşuyor. Çünkü; Bu bilgi, ona sahip olanlar için, özellikleri ne olursa olsun başka insanlara da, bu değere uygun muamele etmeyi gerekli kılıyor. Çünkü; bir kişinin, her şeyden önce bir insan olduğunun bilincine varmasını, tek ortak kimliğimiz olan insan kimliğimizin farkına varmasını sağlayan da, bu bilgidir.

Toplumsal ve siyasal bir sorundur, çünkü bireyselliği değil, toplumsallığı ve onun anlam gücünü önceliyor. Siyasal bir sorundur; çünkü bütün yurttaşların insan olarak olanaklarını geliştirmeleri, özgür kimlikleriyle yaşayabilmeleri için gerekli koşulları sağlamak her devletin görevidir. Yine Kant’ın diliyle ifade edersek; gerçek siyaset ahlaka gerekli saygıyı göstermeden bir adım bile atamaz. Ahlakla çıkar arasında ortalama bir yer tutan pragmatik koşullar altında bir hak ve değer düşünülemez; politika ahlak önünde dize gelmelidir; ancak böylelikle politika gerçek anlamına kavuşabilir ve insanlık değerlerine hizmet edebilir. Yoksa günlük olarak tanık olduğumuz gibi faşizan politikalarla, kitleleri yalan ve ideolojik propaganda ile peşlerinden sürüklemeye çalışır, yalan ile hakikat arasındaki ayrımı ortadan kaldırarak, körü körüne her şeye inanan ya da artık hiçbir şeye inanmayarak düşünme ve eylem yetisini yitiren itaatkar kitleler yaratılır.

İnsan haklarını koruma sorunu evrenseldir, çünkü insanlığın bütünüyle bağlantılıdır. Zira insan hakları insan onuruyla, insanın bazı yapısal olanaklarının değerinin bilgisiyle ilgilidir. Bu bilgi insan hakları normlarının büyük öncülleri oluşturur. Böyle normlar oldukları için insan hakları, evrensel etik normlardır. Çünkü bu haklar insanın belirli yapısal olanaklarının gerçekleşebilirliğinin koşullarını, dolayısıyla insanca bir yaşam sürebilmenin koşullarını dile getiriyor. Tek tek insan hakları, insan onurunun yaşamsal gerektirdikleridir ve her insandan insanın değerini koruyan bir tutumu diğer tüm insanlara göstermelerini gerekli kılarlar.

Sanırım tüm bunlardan çıkaracağımız temel sonuç; faşizmin hayat damarlarımızı günlük olarak parçaladığı vahşete ve zulme karşı örgütlenmek ve aktif eylem içinde olmaktır. Unutmamak gerekir ki çıkarların veya bencilliğin her şeyden önce geldiği, adaletin yerini güce bıraktığı, güçlü olanın aynı zamanda haklı sayıldığı bir dünya, özgürlük, ahlaklılık ve barışın önündeki en büyük engeldir. İçinde olduğumuz insan hakları haftası vesilesiyle bir kez daha, insan haklarının ve değerlerinin ayaklar altına alındığı günümüzde, insani değerlere sahip çıkmanın bu karanlık zamanlara karşı direnmek anlamına geldiğini hatırlamak sanırım tarihsel sorumluluğumuzdur.

Yazarın diğer yazıları