Kardeş değil, önce insan olmak

Kürt isyancılarla, Türk devleti temsilcileri arasındaki görüşmeler, her yönü ve yüzüyle eşitsizlerin pazarlığıdır. En başta, Kürtlerin temsilcisi Abdullah Öcalan, eli, kolu bağlı, dört duvar arasında, hayatı da tehdit altında bir esiridir. Anında görüş bildirebilecek danışmanlardan, bilgi kaynaklarından yoksundur.

Öbür yandan medya, Kürtleri demorilize etme, aralarına nifaklar ekip, ayrışmalar biçerek onları birbirine düşürme, bu entrikaların sonuçlarından güç toplama aracı olarak kullanılıyor. Türk medyası, aralıksız Kürdistan ulusal kurtuluş hareketinin "hiç bir şey" karşılığında, Türk devletine "biat" ettiğini işliyor. Onların penceresinden bakıp, manzarayı seyredenler, Kürdistan’ı bir heybe altın karşılığında Osmanlı’ya sunan ve 1520’de ölen Îdrîsê Bedlîsî’nin hayaletinin, Kürdistan’ı şimdi de Türk devletine pazarlıyor, sanabilir.
Oysa, gerçekler başka yerde.  
Atilla Keskin, Deniz Gezmiş’in yol arkadaşı. Benim de o günlerden beri dostum. Atilla dün Yüksekova’daydı. Yüksekova’da Newroz isyanı. Halk, orada olduğunu duyunca, konuşması için tempo tutuyor ve Atilla, bir tek cümle söylüyordu:
 "Biz, isyan ateşini üfledik. Ama Kürtler, ateşi çağ yangınına çevirdiler."
Büyük doğruydu, bu. Çağımızda bebeği, bastona dayanarak ayağa kalkan ihtiyarıyla, bu soyda isyancı başka bir halk kalmadı, yer yüzünde. Kürdistan insanı, kölelerin Spartaküs’ün peşinden akması misali isyancı çocuklarına kulak veriyor.
Atilla’yı aradım. Yüksekova’dan ayrılmış, yoldaydı. Çukurca’ya, katliamdan çıkmış Roboskî’ye doğru gidiyordu. "Ben böyle bir şey görmedim, duysaydım inanmazdım. Halkın gerillaya bağlılığı anlatılır gibi değil. Ne dese yapmaya hazır" dedi.
 Kürtler, zulüm yağmurları dursun ve onurlu bir barış olsun diye isyan ettiler. Bugün, Newroz ateşleri barış içindir. Ama adı barış olan, statükonun devamı değil…
 Atilla, Kürdistan’da gördüklerini anlatırken, umudun coşku olduğunu söylüyordu.
AKP, Kürtleri kendi ana yurtlarında köle haline getiren rejimin muhafızı. Dinden yola çıkarak, sempati dağıtırken "biz kardeşiz" diyor Kürtlere.
Oysa Kürtler, "kardeş" sözünü sevmiyorlar. Tersine tepki duyuyorlar. Çünkü kardeşlik sözüyle dolandırılıp, kandırıldılar.
Onun için, bu sözü duyduklarında "bırak kardeşliği, önce insan ol" diyorlar.
"Kardeş" sözünün en sıcak tınlamalısını, Osmanlı kabuğu çökende duydular. "Türk" sözünün asla geçmediği "millet" kongrelerinden geçtiler. Düze çıkınca millet, "Türk"e evrildi. "Ne mutlu Türküm diyene"ye kadar uzandı. Bu arada Kürtler kendileri olmaktan çıkırıldı. Kardeşin kardeşe zulmü olarak cebren Türk yapıldılar.
Bunu yapan Osmanlı paşalarıydı. AKP’liler, paşalarının miras muhafızları, ama Osmanlı paşaları soyundan "elit" değildirler. Bazıları, eriştikleri servet ve güçten aldıkları cesaretle, bir zamanlar kapısından geçmeye bile cesaret edemedikleri "yüksek Türk sosyetesi"ne dahil olma çabasıyla, eskici (antikacı) dükkanlarında sakallı, apoletli Osmanlı paşası potreleri aramaya başlasa da, en alttan gelenler, hatta kimileri "külhan" çocuklarıdır. Duvarlara asılacak Osmanlı paşası portresi, kimi Kemalistlerden sonra bunlara da "kendileri büyük dedem olur" övünmesi olmaya başladı.
Sonradan görme ve "ahiren" soy peydahlayan ırkçıların büründüğü haller bir yana, Kürtler öylesine acılardan geçtiler ki, AKP’lilerden "kardeşlik" sözünü, duydukça ürküyorlar. Çünkü geçmişte, "kardeşlik" diye yaklaşarak onları, kendi yurtlarında esir aldılar. Soykırım seferleri "kardeşlik" naralarından sonra geldi. "Biz kardeşiz" diyerek dillerini kestiler. Kimliklerini, kişiliklerini yok ettiler. Statülerine el koyup, inkar ettiler. İnsanlıklarını çaldılar.
Onun için Kürtler, AKP’den, "din kardeşliğinden önce, insanız" sesini beklediler. İnsan olmak hak, hukuk demekti. Ama olmadı. Muş-Bulanık’ta kalabalığa ateş açıp iki kişiyi katleden korucular, ödül gibi ceza aldılar. İstanbul’da (Dolapdere) Kürtlere ateş açanlar, Başbakanın "kendilerini savundular" demeciyle aklandılar. 184 Kürt çocuğunun katili meçhul kaldı. Asit kuyularından çıkan kemikler "hayvanlara ait" oldu. Roboskî katillerinin saklanıp, esirgenmesi, Ortadoğu’da kimilerinin dinine uygun olabilir, ama insanlık ve vicdanının adaletine aykırıydı.
Din kardeşliği, Ortadoğu’nun iktidar bezirganları elinde, güç ve servete erişme kılıcıydı, çünkü. O kılıç sallandıkça insan bedenleri paramparça saçılıyor.
Suriye’de din kardeşliği diye diye ırza geçiliyor, insan bedeni talan ediliyor. Katiller, talancıların bir kısmı "Müslüman Türk" TC’den gidiyor.
Saddam Hüseyin, kalabalıkların başında caddede yürürken, aniden yere serilen secadde üstünde namaza duruyor, bakışlar altında tek başına namaz kılıyordu. O, en birinci dindar, ama Kürtler de Müslümandı.
Geçtiğimiz hafta Halepçe sokırımının, 25. yıl dönümüydü. Havanın berrak, güneşin keskin olduğu bahar ağzında bir gün, şehrin göklerinde uçaklar belirip, kağıt parçacıkları serpmiş, insanlar ne yazıyor merakıyla yakalamaya koşmuşlardı. Kağıt yakalama yarışı sürerken uçaklar, evlerin çatılarına sürtünecek kadar alçalarak uçmuş, gürültünün şiddetinden, koca şehirde sağlam cam kalmamıştı.
Yağdırılan kağıtçıkların, havadaki esintinin yönünü tesbit için, alçak uçuşla cam kırmanın da, gazlara sızma yola açma olduğu sonra anlaşılacaktı.
Uçaklar, Halepçe şehrinin üstünde apak bir bulut yaratıp, dağların gerisinde kaybolmuş, gaz bulutu da sarıya, kül rengi, kirli kırmızıya dönüşerek alçalmış, insanları alt etmeye başlamıştı.
O bulut, 5 bin kişiye kan kusturarak öldürdü. Kör etti insanları. Sağır bıraktı.
 O insanlar Kürt oldukları için topluca kırıldılar. Saddam,  kırım yaparken bile onlara "kardeşim" "cahş"lara da "sevgili kardeşlerim" diyordu.
Kürtler, bu yüzden yakışmayanların ağzından çıkan kardeş kelimesini sevmiyor, "bırak kardeşliği önce insan ol" diyorlar.

Yazarın diğer yazıları