Kardeş değiliz henüz

Silvan’a bakıyorum Cizre üzerinden ve oradan Türkiye’ye. 1 Kasım ile daha da pekişen 7 Haziran ve sonrası devletin tutumu bir aradalığa değil, her anlamda kopuşa hizmet ediyor. Devletin faşist saldırganlığını ve yol açtığı bu yıkımı durduracak olansa silahlı mücadeleden çok, etkili bir muhalif toplumsal kalkışma. Ancak ortada ne toplumsal bir duruş ne bir muhalefet. Bir yanda öldürücü ateşin dansı ve öte yanda o ateşe kör gözler; sokaktaki kediyi, parktaki ağacı, başındaki örtüyü gören ama o ateşte yakılan insanları görmeyen… 

Devlet toplumsal algıyı yönetiyor desek de ortaya çıkan tablo çok acı. Dokuz gündür devam eden sokağa çıkma yasağı ve yoğun askeri operasyon altındaki Silvan’da, belki şimdi şu anda vurulup düşerken bir bebe daha annesinin kucağında ve bir kız daha annesinin gözyaşlarıyla yıkanıp çarşaflara sarılarak buzdolabına konulurken, biz yani onların dışındaki herkes; sevdiklerinin gözüne utanmadan bakabiliyorsa, sabah kalkıp işine gidiyorsa, akşam ne yiyeceğini, hafta sonu nereye tatile gideceğini düşünüyorsa, içi kaldırmıyor diye haber saatinde televizyonu kapatabiliyorsa, oradakilerle kardeş olmadığımızdandır. Bunca acıya rağmen hiçbir duygudaşlık, ortak insani değer oluşmamışsa aramızda, bırakın kardeş olmayı, bir arada yaşama düşüncesinde ısrarın anlamı kalmamıştır artık ve Kürtleri sorgulama değil kendi insanlığımızla hesaplaşma vaktidir. 

Silvan’da yıkıntılar arasında röpörtaj yapıyor bir televizyon muhabiri. Bir adam kendisinden önce ve sonra konuşan diğerleri gibi "savaş dursun, barış gelsin" diyor. Aklıma 10 Ekim Ankara Katliamı geliyor. Büyük bir soru oturuyor karşıma; Ankara’da da barışa saldırmışlardı. Ancak Ankara’da patlayan bombanın şarapnalleri sadece tren garı önünde sadece orada bulunanların vücutlarında kalmamış ülkenin her yanına ulaşmış, milyonlarca kişi yaralanmıştı bu patlamadan ve milyonlarca kişi daha bir bilenmişti barış için. Şimdi Silvanlılar da barış istiyor ama Silvan’ın etrafında sanki bir duvar var orada patlayan silahların etkilerini içine hapseden, sadece içerde kalanları yaralayan… Cevabı canımı yaksa da soruyorum, Ankara’da istediğimiz barış ile Silvan’da istediğimiz barış arasındaki fark neydi? 

Belki de en önce bu soruya cevap vermek gerekiyor. Ve belki de kardeşlik değilse de birbirini anlama ve ortak değerler değilse de kaşılıklı saygı ve eşitlik koşulları içinde bir arada yaşamın ya da ayrılığın koşulları buradan çıkacak, devlete rağmen.

Bir tv spikeri de toplumun Silvan’a duyarsızlığının nedenini bir Kürt vekile soruyordu. Bunu susana, insan yanını Kürtlere kapatanlara sorması gerekmez miydi oysa? Ama yok, bilinç altında hala aynı şeyler var. İktidar oy çalar, bölge halkını yerinden zorla göçertir, öldürür, tehdit eder oyların azalmasından HDP suçludur. Hatta Cizre’den Silvan’dan bile Kürtler suçludur. Özerklik demeselerdi, HDP’ye barajı aştırmasalardı devlet onları katletmezdi. Yani çözüm basit; vazgeç kendinden katledilmekten kurtul. 6-7 Eylül ve benzeri olayları hatırlamasak inanacağız bu kandırmacaya belki de, ah şu hafıza olmasa. 

Elbet barışçıl mücadele ve demokratik çözüm önemli. Ancak 7 Hazian ve 1 Kasım seçim süreçleri ve devlet politikalarının çözüm yerine yine ve yeniden savaşa yönelmesi bize ısrarla bir şey söylüyor: Bu devletin fıtratında Kürtlerin kimlik hakları ve onurlu bir barış da dahil demokrasi ve özgürlüklere yer yok. Olsa olsa AKP’nin ileri demokrasisi kadar olur ki onun da geldiği yer batıda Ankara, doğuda Silvan. Orada da ne kardeşlik var, ne barış, ne de demokrasi. Yani çözümü başka bir yerde aramak gerek.

Davutoğlu’nun ‘beyaz toroslar’ hatırlatmasını 21 kişinin katlinden sorumlu Albay Cemal Temizöz ve ekibi hakkında açılan davada verilen beraat kararı ve Silvan’da yaşananlarla beraber okursanız eminim siz de aynı şeyi düşüneceksiniz.

Yazarın diğer yazıları