Kardeşlik palavrası

"Kürt-Türk kardeşliği" kulağa hoş gelen romantik bir söylemdir. Fakat, hakikaten sapan, gerçeğin ötesinden giden bir söylem…

Yaşanan hayatın gerçekliğini ifade etmekten uzak olduğu için, can çekişircesine cılız, cırtlak bir sestir. Bağrılarak sokak gösterilerinin üstüne serpildiğinde asla anlam, ürperti yaratmayan.
Kürtler daha dün kadını, çocuğu, ihtiyarıyla sokaklarda yalvarır tonlu "halkların kardeşliği" diye bağırdıkça, kafalarına daha kinle coplar iniyor, nefeslerini kesen gaz bulutları koyulaşıyordu. "Kardeşlik" Kürtleri yaralarıyla başbaşa boynu bükük bırakıyordu.
Onun için, bir süreden beri duyulmuyordu, sokakların bu romantik haykırışı. Derken, pum kuşunun hıçkırık nakaratı, misali yeniden beliriverdi.
Hatta kimileri, vakit kaybetmeden, onu yeni anlamıyla, yerli yerine kaydettiler. Kürtlerin, "Kürt-Türk kardeşliği pekiştirme" ve Kürtleri sağlamca yamama (entegre), kam etme tutkusuyla isyan ettiklerini söyleyenler bile çıktı.
Türk Recep Erdoğan’ın "niyet falcıları" vardı. Bunlar, son Kürt isyanının niyetçileriydi. "Aslında" deyip, devam ediyorlardı:
"Kürtler, demokrasi getirip, yerleştirmek ve gölgesinde TC’ye iyice yamanmak (entegre) olmak için isyan ettiler."
Hayalhanelerde, romantik şatolar inşa ediliyordu. Bu şatolar, tatlı beklentilerin niyet harmanına çevriliyor, hiç bir zaman olmamış kardeşliğin yamasına dönüştürülmek isteniyordu.
Oysa, Türk devletinin kervan yola çıktığı gün, kardeşlik yoktu.  Recep Erdoğan’ın tekliği üzere teklik, yani tek milletin efendiliği vardı. Atatürk’ün adalet bakanının deyimiyle teklik gerisinde her şey tefferuat, Kürtler, Türklere hizmet etmekle görevliydi.
Bugün de, kimileri kardeşlik diyor, ama çark ilk gün üzere  dönüyordu. Ezberden dönüş yoktu.
AKP, "kucağıma gel" diyordu. Hepsi o kadar. Statü, Kürt varlığının hukuksal güvenceye alınması mı?
Recep Erdoğan, Gılgamış’ın yere serdiği boğa gibi soluğuyla fırtınalar kopararak, "geçiniz, böyle şey olmaz" diyordu.
Oysa dünya dünün, Kürtler de eskinin Kürtleri değildi. Mesela dünün dünyasında Britanya adasında, sadece bir iradenin çanı çalınıyor, tek Londra’nın efendilik düdüğü duyuluyordu.
Ada bugün, Galler, İskoçya ve Londra merkeziyle üçlü bir yönetim altındaydı. Parlamento ve hükümetleriyle özerklik, üçe bölünmüşlük…
Bu bölünmüşlük savaş getirmemişti. Tersine adaya barış, sükun ve huzur vermişti. Ayaklanmak üzere olan İskoçlar oturmuş, Galler susmuştu.
 İber yarım adasındaki Bask ülkesi statüsüne kavuşmuş, Yugoslavya ve Sovyetlerden çok sayıda devlet çıkmış, Irak üçe bölünmüş, Afrika çöllerinin göçmen insanları Tuarekler devlet olmuşlardı.
Avrupa’da 50-100 bin kişilik devletler vardı. Kürtler 20 milyon, ama ülkeleri de onurları da ayak altı…
Ya böyle işte. İsyancı Kürtler değişen dünyada, yeşeren yapılanmalara bakıyor, sonra dönüp kendi yurdunun onbin yıllık tarihine ve kadim tarihin üstüne dökülen halkının acılarına, dinmeyen göz yaşlarına ilişiyor bakışları, "halkımın eksiği ne!" diyorlardı. "Bizim, halkımız neden kendi kaderinin efendisi olmasın!"
Kürtler, küçülerek çoğalan, çoğalarak barışı kuran dünyada, "biz de ülkemizin paryası değil, efendileri olacağız" diyorlardı.
Çünkü, emri altında yaşamadıkları ülke bayrağı, kurumlarıyla, azraildi adeta. Onlar kendi ülkelerinde, kanlarında boğulan mezarsız ölü…
Ve herkes gibi kurtulmak istiyorlardı. Çünkü yurttaş değillerdi. İnsanca yaşamak için, 1984’de isyan tüfeği patlattıklarında, insani dille konuşma yerine, bir kere daha ırkçı gazapla kapılarına dayandılar. Her yaş ve cinsiyetten insan, taştan köyler, dili olmayan köpekler, atlar, sessiz duran çiçekler, yeşil çayırlar hedefti. Savaş değil, utanç verici bir sivil kırım, insanlığın düşmüş sefaletiydi, bu.
Kürt kadınları, kızlarının onuru çiğnendi. Mertlik, şerefli asker diye kasılarak, ihtiyarları çırıl çıplak edip, köy içinde dolaştırdılar.
Şimdi birileri "kardeşlik" diyerek Kürtleri yeniden Türk rejimine yamamak, entegre etmek istiyordu. İyi de özgürce yaşama umuduyla ayağa isyan etmiş, bu umudu yüreklerinde besleyerek büyütmüş Kürt halkını, bundan sonra Türk rejimine yamanması, entegre olması mümkün müydü? Zoraki birliktelik olsa bile bu, barışa hizmet mi, yoksa savaşı sür-git etmek miydi? 
İki taraf bütünüyle birbirinden kopmuş, Türk rejiminin sivil giyimli sokak gücü "galeyana geldim" diyerek Kürtleri linç etmeye çıkıyor, evlerini yerle bir ediyorsa, orada zaten savaş var. Savaşanların kardeşliği nereden görülmüştür…
Türk Başbakanı Türk cephe komutanı edasıyla gittiği Hakkari’de, yüz bulamayınca "ya sev ya da terk et lan" diye bağırıyor, Silopi’de inşa edilen elektrik santralinin açılışında, Kürt kalabalığa sövüyordu:
"Nankörlük yapma, otur. Ekmek bulamazsınız yemeye; ekmek gelir, sonra ekmeği tepersiniz. Şurada 800 milyonluk yatırım yatıyor. Teşekkür edeceğinize, bir şeyler konuşuyorsunuz."
Ama bu bir ilk değildi. Bir Cumhurbaşkanı (Cemal Gürsel) gittiği Erzurum’da "size Kürt diyenin yüzüne tükürün" demiş, ondan sonraki (Cevdet Sunay) 1966’da, sözde depreme uğrayanların acısını paylaşmak için Varto’ya gitmiş, Türkçe bilmeyen ama "açım" diyebilen köylüye "nankör vahşi" diye kükremiş, sonra onu tokatlayarak, rezaletlerin evrensel tarihine sokakta işkence yapan ilk Cumhurbaşkanı unvanıyla geçmişti.
Ha gerçek barış mı istiyorsunuz? Kardeşlik palavra, Kürtlerin onuru üstünden ayağınızı çekin, bu yeter? Barış çağlayanı, kendiliğinden akarak gelir.
 

Yazarın diğer yazıları