KARMAŞA

Dünyayı takip etmeye çalışan kimi gazeteciler, yazan çizenler olan bitenin “karmaşıklığı ve çokluğu”ndan yakınsa da (zaman zaman benim de yaptığım gibi) dünyanın gürültülü, kanlı “muhteşem” karmaşası hızından hiç bir şey kaybetmeden devinimini sürdürüyor.

Önce bu “karmaşa”nın büyük dişlisinden başlayalım. Hollywood kültüründen bile ne kadar nasiplendiği belirsiz fakat uygun bir yalan kıvırıldığında “inanmaya” hazır Trump bile Suudi yönetiminin Kaşıkçı Cinayeti ile ilgili açıklamalarını “hileler dolu ve yalan” buldu. Bu durumu, yaptırım vb. şeyler doğrultusunda değil, yakın vadeli stratejik hedefi İran’a karşı nasıl değerlendirebilirim minvalinde düşünmeyi tercih etti.

Artık, Suudi ve Rusya yönetiminin pek istemediği petrol üretimi artışı meselesinin önünde böylelikle fazla engel kalmamış olabilir. 4 Kasım’da İran’a dönük başlayacak olan ambargonun ikinci etabında İran’ın petrol satışının engellemesinden doğabilecek boşluğu ABD Suudilerin doldurmasını, dolayısıyla petrol fiyatlarının yükselmesini istemiyordu. Aksi halde (Petrol fiyatları son haftalarda artıyor, hafta başı varili 80 doların üzerine çıkmıştı.) yakın zamanda gerçekleşecek ABD ara seçimleri dahil birçok şeyin Trump yönetimi aleyhine gelişmesi kaçınılmaz.

Söz Ortadoğu’dan açılmışken, gerek Brunson meselesi gerekse Kaşıkçı olayındaki “ortak” tutumun Trump ve Erdoğan’ı Suriye özelinde daha fazla yakınlaştırdığından söz etmek mümkün. Bu konuda ABD Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’nin sıkı bir gayret içinde olduğu gözden kaçmıyor. Jeffrey’nin İstanbul’da kendine Suriye muhalefeti (SMDK) adını veren TC’nin kontrolündeki çetelerle yaptığı görüşme, gerekse TC yetkilileriyle kurduğu temasların ortak teması Suriye’de “birlikte İran’a karşı harekete geçme” üzerine kurulu.

ABD bir kez daha TC’ye kurmak istediği oyunun kuralını ve aynı zeminde politika yapmanın yolunu gösteriyor. Suriye’de İran’a karşı olmak elbette Astana-Soçi Mutabakatları gibi ne derece uzlaşı barındırdığı şüpheli anlaşmaları berhava edebileceği gibi Esad ve Rusya’yı da karşısına almayı gerektirecektir. Kış yaklaşırken İran ve Rusya’ya doğal gaz bağımlısı Türkiye’nin böylesi büyük manevraları göze alma olasılığı zor olsa da ABD’nin sillesi ile daha fazla muhatap olmamak için bazı tavizler de vermek zorunda. 27 Ekim’de İstabul’da düzenlenecek olan dörtlü zirvenin (Almanya-Rusya-Fransa-TC) bu konuda bir çare üretme olasılığı zayıf.

Trump yönetiminin nihayetinde emperyalist hiyerarşi içindeki birincil pozisyonunu sağlama alma doğrultusundaki politikaları geçtiğimiz hafta Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması’ndan (INF)’den çekilme kararını da üretti. 1987’de “Soğuk Savaş” döneminde imzalanan INF anlaşması Avrupa’da “nükleer savaş riski”ni azaltmaya yönelikti. Anlaşma ile ABD ve Sovyetler Birliği’nin 500-1000 kilometre ve 1000-5.500 kilometre menzilli füze ve fırlatıcılarını imha etmesi, füze teknolojileri geliştirmesi yasaklanıyordu.

ABD’nin tek taraflı bu anlaşmadan çekilme kararı yeniden silahlanma yarışını tırmandıracağı varsayılarak öncelikle AB, Rusya ve Çin yönetimlerince tepkiyle karşılandı. Uzmanlar çekilme kararının hedefinde daha çok Çin’in olduğunu söylüyor. Tabii bunun bir ayağının da savaş sanayine yeni alanlar yaratma anlamına geleceği açık. Bu anlaşmanın mimarlarından gardıroptan fırlamış Gorbaçov ise çok tepkili: “Silahsızlanma konusunda yapılmış olan eski anlaşmalar kesinlikle feshedilmemeli. Bu anlaşmalardan vazgeçmenin halk arasında söylendiği gibi ‘üstün zekâ ürünü olmadığını’ anlamak o kadar zor mu?” diyor.

Trump yönetimin hoyratlığı başka “tepkiler”i de gündeme getiriyor. Brüksel’de 18-19 Ekim’de yapılan 51 ülkenin katıldığı Asya-Avrupa Toplantısı’nda (ASEM) söylenenler bunlardan biriydi. Toplantıda İran’la nükleer anlaşmanın geçerli olduğu ilan edilirken “ABD’ye dünyayı istediğin gibi çekip çevireceğin günler geri de kaldı, ticaret savaşı istemiyoruz”, özetle küresel meselelerde kendi kafana göre davranamazsın denildi. Toplantıya katılan ülkelerin (başta Çin olmak üzere) toplam gücü düşünülünce bu pek de yabana atılır bir uyarı olmamalı.

2. Dünya Savaşı sonrası şekillenen “dünya”, bu günlerde her anlamıyla değişim yaşarken (klasik faşizm-feodal derebeyi karması) başta neoliberal iktidarlar olmak üzere her güç bu süreci kendi lehine şekillendirme derdinde. Bu yüzden geçen hafta Washington’da yürüyen kadınların ne “En iyi imparatorluk, yok olmuş imparatorluktur”diye bağırmasına ne de bu imparatorluğu bir zamanlar dolaylı da olsa kutsayan Fukuyama gibilerin “Sosyalizmin geri gelmesi şart” demesine şaşmamalı.

Yazarın diğer yazıları