Kaşıkçı Cinayeti ve Suudilerin ABD bağımlılığı!

Neredeyse iki haftadır hem Türkiye hem de bütün dünya nefesini tutmuş Cemal Kaşıkçı cinayetini takip ediyor. Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Salı gününü bekleyin o gün herşeyi açıklayacağım!” ifadesi kamuoyunun Kaşıkçı cinayetine ilgisini büsbütün artırdı.

Fakat Erdoğan’ın Kral’ı olayın dışında tutan yaklaşımı, aslında Erdoğan’ın Suudi Rejimine pazarlığa açık olduğu mesajıydı. Birçok uluslararası hukuk uzmanı cinayet şüphesinin bu kadar açık olduğu durumlarda diplomatik dokunulmazlığını artık geçerli olmayacağını, şüphelilerin ev sahibi devlet tarafından sorgulanabileceğini daha baştan itibaren söylüyorlardı.

Fakat Türkiye elindeki onca kanıta rağmen konsoloslukta arama yapmak için Suudilerin onayını bekledi. Elinde iddia edilen somut kanıtlar olmasında rağmen cinayet timinin Türkiye’yi elini kolunu sallayarak terk etmesine izin verdi.

Nispeten belki buraya kadar olanı da bir nebze anlayabiliriz; fakat olaydan sonra temizlik timinin Türkiye’ye gelip, konsoloslukta delileri karartmasına izin vermenin “Viyana Sözleşmesi” ile hiç bir alakası yoktur. Türkiye bunu kolaylıkla engelleyebilirdi…

Bu durumda iki seçenekle karşı karşıyayız; ya Türkiye’nin Suudilerin bunu yapmasını engelleyemeye gücü yetmedi ya da Türkiye pazarlık zeminini korumak için buna izin verdi. Ayrıca Suudiler ne yaparsa yapsın Türkiye’nin elinde cinayeti kimin ve nasıl işlediğine dair somut deliler vardı. Bu da Erdoğan’ın elini Suudilere karşı oldukça güçlendiriyordu.

Bütün bunlar işin gerçekten taktik tarafı ve buz dağının görünen kısmı; muhtemelen devletler arası güç ilişkilerinde el altından yürüyen pazarlıklarda bambaşka şeyler konuşuluyordur. İş artık Kaşıkçı cinayetini çoktan aşmış durumda.

ABD Başkanı Trump, Kaşıkçı cinayetinin ABD’nin Suudilerle olan ilişkilerini etkilemeyeceğini olayın hemen ardından ilan etti. Fakat buna rağmen ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, “Bu cinayeti en sert biçimde cezalandıracağız!” diyerek, Suudilerin para üzerinden yarattıkları aşırı kibire ayar vermekten de geri durmadı.

Cemal Kaşıkçı cinayetinde iki önemli şey dikkatimi çekti: bunlardan ilki; cinayetin ABD Başkanı Trump’ın Suudilere “Sizi biz koruyoruz, biz olmazsak bir kaç günde iktidarınızı kaybedersiniz. Eğer iktidarda kalmaya devam etmek istiyorsanız, bunun bir bedeli var ve siz bu bedeli ödemelisiniz!” ifadesinin hemen arkasından gerçekleşmesi.

İkincisi ise cinayetin hem Türkiye’de hem de neredeyse herkese göstere göstere Konsoloslukta içinde otopsi uzmanlarının da olduğu 15 kişilik bir tim tarafından işlenmesi.

Daha işin başından itibaren olayla ilgili herkesin dikkatini; “cinayetin neden Türkiye’de ve daha da önemlisi neden herkesi gözünün önünde konsoloslukta işlendiği” olmuştu. Bu sorular haklı olarak hala geçerliliğini koruyor.

Bana göre bunun bir tek makul cevabı var; o da Türkiye’nin mevcut iç dengeleri nedeniyle kolaylıkla pazarlık yapılabilir ve bu tür işlerin ciddi hukuki denetime takılmadan kolaylıkla kotarılabilir bir ülke olması.

Cinayetin neden işlendiği bile artık çok önemli değil; Kaşıkçı’nın kim tarafından, nasıl öldürüldüğü, cesedinin nasıl konsolosluk dışına çıkarıldığı, şu anda nerede olduğu bir süre sonra mutlaka bütün ayrıntılarıyla ortaya çıkacak.

Erdoğan’ın bu olay özelinde kısa vadede Suudilere karşı elinin güçlendiğini öngörebiliriz; Suudiler muhtemelen işin kriminal kısmının kapatılması için Türkiye’nin yardımına ihtiyaç duyacaklar ve bunun bir fiyatı olacak. Bu işi Türkiye’de örgütleyenler buna bedele baştan itibaren razı olmuşlardır.

Bunu kısa vadede Türkiye’nin aktifine yazabiliriz; fakat madalyonun diğer yönü de var: “Türkiye artık Rahip Brunson olayında görüldüğü gibi; insanların keyfi tutuklandığı ve keyfi serbest bırakıldığı, konsolosluklarda aleni cinayetlerin işlendiği bir ülkedir!”

Sonuç olarak; Kaşıkçı cinayetinin Suudilerin ABD bağımlılığını arttırdığını; Türkiye’de keyfi devletin başkaları tarafından nasıl değerlendirildiğini ortaya koyduğunu söyleyebiliriz.

Yazarın diğer yazıları