Katil, hırsız ve tecavüzcülerin hücumu

Faşizm, Latince bir deyimdir. Kelime olarak, Antik Roma’da, imparatorun ardında yürüyen cellatların taşıdıkları balta ve sopa demeti anlamındadır.

Çağımızda faşizm, haydutluğun efendi olması; başka bir deyişle katil, hırsız ve tecevüzcülerin diktatörlüğü; Dimitrov’a göre ise canavarın, zincirden kurtulmasıdır. 

Bir başka tanıma göre, faşizm en alt kültüründen gelen, ilkel gürühun iktidarıdır. İnsani haklar, özgürlüklere düşman lümpenlerin saldırgan rejimi…

Nitekim dehşet ve vahşetle anılan faşistlerden Hitler de, Saddam da mesleksizdi.

Kalpazanlıkla suçlanmış olanları da var ama aşağılık kompleksi hastalığı, faşistlerin ortak dertleriydi.

Görkeme batma, göz kamaştırıcı şatafata bulanma düşkünlükleri, halkın parasıyla lüks arasında debelenmeleri, çalmaya doymamaları bu hastalığı yenme çabaları olarak açıklanıyor. Sarayların ışıltılı salonlarında kurulan yiyecekler panayırı sofralar da…

Bu yüzden, tarih sayfalarında kalmış kişiliklerle yarışıyorlardı.

Roma imparatorları, işgal ettikleri topraklarda yollar açıp saraylar, Agora adı verilen meydanlar inşa etmekle övünüyorlardı.

Hitler’in eksiği neydi? Germen İmparatorluğu’nun ruhunu canlandırdığına inanan Hitler de, duble yollar yapıyor ve saraylar inşa ediyordu. Berlin’de, sarayın mermer zemininde topuklarıyla trampet çalıyor, Bavyera Alpleri’ndeki sarayın terasında, dünyayı kanlı pençeleri arasına alan kartal kesiliyordu. Nürnberg’deki nutuk alanı, Roma Agoralarının kopyasıydı. Orada, taşıma kalabalıkların ruhuna savaş histerisi aşılarken -hastalık bu- kendini ilk ve son dünya fatihi sanıyordu.

Gecekondudan, delik ayakkabı ile gelen Saddam Hüseyin, başaraılı bir saray koleksiyoncusuydu. Hırsız yandaşlara yaptırdığı duble yollar, ilk yağmur sularıyla toprağa karışıyordu.

Kısacası faşizm, kanlı bir rejim, fakat öbür yanıyla görmek ve şatafatlı görgüsüzlüğün evrensel gülünçlüğüdür. Gülünçlüğün adı, ‘İslamo Faşizm’dir.

Ortadoğu seçilmiş, darbeyle gelmiş, bazıları da babadan oğula geçişle başlara baş olmuş diktatörler, suçlular ve günahkarlar oligarşisini oluşturur. Buna ‘İslamo Faşizm’ denir.

İslamo Faşistler, halkın parasıyla yaptırılan saraylarda altuni ışıltılı yataklarda yatıyor, som altın çanaklarda yiyor, Fransa Alpleri’nden getirilme suyu altın işlemeli bardaklarda içiyor, altın kaplama pisuvarlara işiyor, ülkenin yoksul çocukları aç yatıp karda, çamurda terlikle okula gidiyor, en seçkin imamları da o çocukların babalarına, cehennem ateşine dayanıklı kefen satıp kazandığı parayla eşini İtalya sahillerinde deniz motoruna bindirip fink attırıyor… Kalpazanlık halidir bu. Kalpazanlıkta analar, kız evlatları, eşler diktatörün dindarlık müsameresinde günah ağacı, gözden saklanması gereken döl yatağıdır.

Kürtler, bunlardan kurtulup ana yurtlarında insanca yaşamak için mücadele ediyordu. Ancak Kürtler, Batı dünyası denilen Amerika ve Avrupa nezdinde, durup dururken maraza çıkaran huysuz, dahası teröristti. 

Yakalarına yapışmış belayı anlatmak için yok yere nefes tüketiyorlardı. Çektikleri onca acıya rağmen seslerini duyan, iniltilerini duysa bile kulak veren yoktu.

Çünkü Ortadoğu faşizmi, Batı’nın iyi huylu çıkar muhafızıydı. Hizmetçi, sadık çıkar bekçisi dururken, aklının hakkını teslim etmenin zamanı mıydı!.. Ancak, Batılı gözlerin açılıp Kürtleri görmeleri, onların hangi zihniyete karşı mücadele ettiklerini anlamaları için Ortadoğu faşizminin Afganistan’da, Çeçenistan ve Kuzey Afrika’nın Mağrib’inde işsiz kalmış katilleri, hırsız ve tecavüzcüleri örgütleyip Irak ve Suriye’ye salıp orada insan mezbahanesi kurması ve kanın çıkar çarklarına sıçraması gerekiyordu.

Kendisinden olmayan her inanç ve kimliğin boğazını kesen katillerle savaşan Kürtlerin yolu, çıkarı bozulanlarla buluştu.

Bu, “Barbarların hücumundan önce” ya da “insanlık mezbahanesinden sonra” diye tanımlanan, yeni bir bölgesel aşamaydı. Bir bakıma, “yeni bir dünya kurulmuş ve Kürtler bu dünyada yerini bulmuş”tu.

Kürtler, “Arjantin’de de devlet kursalar, buna izin vermeyecekleri”ne dair yeminli olan ‘İslamo Faşizm’, doğrudan gelemedikleri için çok iyi bildikleri korsanlığa saptı. 

Girê Sipî‘nin temizlenmesi, katillerin ruh babası için yenilgiydi. Vahşetin çağrısı anında duyuldu. Tecevüzcüler, hırsızlar ve katillerin ruh babası vahşetin çağrısıyla “sessiz kalmayacağız” diyerek hücum emri veriyor, gazete ve televizyonları da çağrıdan görev çıkarıp savaş tamtamları çalarak, Rojava’yı işgal senaryolarını yayımlıyordu. 

Kobanê Katliamı’nın ayrıntısına girmeyeceğim. Televizyonlarda seyredip dinlediniz, gazetelerde okudunuz olanları.

Ancak katillerin sözcüsüleri, katledilmişleri ve evlatlarını kaybeden Kürt Özgürlük Hareketi’ni suçluyordu, kendi insanlığına yakışanıyla yeni tehditler savuruyordu.

Hatırlatmak isteriz, Kürdistan toprakları sahipsiz, dünyada taşlar da bağlı değildir. Kürtler, belki yeni acılar çekecek ama sonunda gün, Kürtlerin günü olacak…

Ortadoğu’da insanlık çağıdır, bu. Çağı başlatan da Kürtlerdir…

Yazarın diğer yazıları