Katilin kan izleri

TC’nin tapusunu teslim alan kadro çeteciydi. Kiminin elinde Ermenilerin kurumuş kanı duruyordu. Bazıları da Kürt, Süryani, Rum kanlısıydı.

Ermeni kanı, günümüz dünyasında, “soykırım” şamarı olarak torunlarının yüzünde şaklanıyor.

Ancak, şamarların “şak-şuk” sesleriyle utanıp zaten kirli olan sicillerine yeni suçlar, sabıka dosyaları eklemekten cayacaklarına daha da haydutlaşıyor, terör fırtınaları ekmeye devam ediyor. Soykırım suçlamasının ağırlığı altındayken Kürt dilini bile yasakladılar.

Kürt kırımında “kendilerine yakışanı ile” diri diri insan yakma aşamasına geçtiler. Şehirlerin dibine dinamit koydular. Havadan, yerden bombaladılar. Kürt katırlarını tutuklayıp renkli kumaş parçalarını bile yargıladılar.

Rezilliğin sefaleti bu kadarla da kalmadı. Onlar şimdi ÖSO denilen İslam faşizmiyle bütünleşme adına tarihe, tarihin kadim mirası anıtlara, mabetler saldırıyorlar.

Aslında ÖSO’laşmanın anıt ve tarih yıkımının bir amacı da kan izlerini silmek, suç kanıtlarını ortadan kaldırmaktır. Örneğin yıkım ve yangınlardan sonra bugün Ermenilerin, Rum ve Süryanilerin yaşamışlığına dair izi bile yoktur.

Kürtler her şeye rağmen can feda şekilde katillerine direniyor, yok edilen, yakılıp yıkılan yaratılarla, anıt ve mabetlerin yerine bir taş koymak suretiyle de olsa işaret koyuyorlar.

Mesela Kürtlerin ulusal günlerinden Newroz esir ve halkın bayram şenlikleri cezalı, yasaktı. Bir grup Kürt milletvekili, ellerinde kır çiçekleriyle 1992 yılında, Başbakan Süleyman Demirel’den izni istemeye gitti.

Demirel, 1980 darbesinin tozunu toprağını daha yeni üstünden silkelemiş, Başbakan olmuştu. Yasaklı yıllarda vaaddettiği özgürlüklerin tükrüğü henüz kurumamıştı. Bu yüzden hala “yasaklara karşı çıkan bir demokrat” havalarındaydı.

Milletvekilleri daha ağızlarını açıp “izin verin” demeden, “yasak ne demek?” diye gürlemişti babacan bir kızgınlıkla.

“Yasak yok, Newroz herkese serbesttir. Kürt vatandaşlarım isterlerse gelip benim makam odamda da bayramlarını kutlayabilirler.”

Milletvekilleri dön babam döncülüklerini bilmese sevinçten sarılıp iki elini bir arada öpeceklerdi. O sevinçle dışarıya çıktıklarında, gülüş hala suratlarında donmuş duruyordu. Oracıkta müjdeyi açıkladılar:

“Artık yasak yok, bayram var. Başbakan bize Kürt vatandaşlarım isterlerse gelip benim makamımda da bayramlarını kutlayabilirler dedi!..”

Bu haberin ertesi günü Newroz’du ve Kürdistan rengarenkti. Kürtler sevinçli, sokaklar renkliydi. Kadınlar düğün bayram kıyafetlerine bürünmüş, kadife, kutnî, ipeklilerle süslenmişlerdi. Kürtler hayatlarla bedeller ödemiş, ama sonunda kazanmış, ulusal günlerinin özgürlüğünü zalimin pençesinden çekip kurtarmışlardı.

Kürdistan’ın zaferiydi, bu. Daha tan yeri ağarırken şenlikler başlamıştı. Şehirler, köy ve kasabalardan göğe erbane sesleri, kılamların nağmeleri akıyordu. Kürtlerin ulusal renkleri “kesk û sor û zer”in şavkı vuruyordu dağlara.

Cizîra Botan ve Nusaybinliler güneşi, Cudi‘nin tepelerinde zerıkleşirken karşılamışlardı. İki şehirin dört bir yanında erbanelere vuruluyor, govend kolları uzuyor, öbür yandan kalabalıklar, mahallelerden Newroz alanlarına devinen renkler olarak yürüyordu.

Bayramdı. İhtiyarı, çocuğuyla herkes coşkuluydu. Ta ki ilk gürlemeye kadar…

Türkler top gürlemesi olarak birdenbire ortaya çıkmıştı “Mem û Zin”in şehri Cizîra Botan’da. Tepelerden şehrin merkezine top gülleleri yağıyor, tanklar son hızla kalabalıkların arasına dalıyor, insan insan feryatları birbirine karışıyordu.

Bu arada kaçışanların Süleyman Demirel’i lanetleyen haykırışları duyuluyordu:

“Demirelê xwînxar, em kirin dafê! Lawo, mala te mirat be Demirel!..”

Nusaybinler ise dar yerde Newroz alanına giden köprüde sıkıştırılmış, tankların hücumuna uğramışlardı. Tankların paletleri kadın ve çocukların kanıyla kızıldı. Kurtuluşu, kar sularıyla kabarmış nehre atlamada arayanlardan kimileri, batıp çıkıyor, sonra kayboluyorlardı.

Tesbite göre toplam 100 kişi katledildi o gün. Katiller ise meçhul kaldı.

Belediyede iktidara gelen Kürtler, “Türkün eseri” unutulmasın diye 2013 yılında öldürülmüşlerin anısına bir anıt dikti. Sırplıların katliam yapan Osmanlı paşasının heykelini dikmesi gibi…

Öte yandan Türk devleti Türk İslam faşizmi kimliğiyle bütünleştiğinden beri IŞİD ve onun türevi ÖSO tarihe saldırıyordu. Mabetleri, anıtları yok ediyordu. Kürt edebiyatının ölmezi Ehmedê Xanê’nin anıtı artık yoktu.

Katilin kan izlerini anlatan Roboskî heykeli, katledilen çocukları simgesi Uğur Kaymaz ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin nakşedildiği insan hakları anıtı da yok.

Kürt mezarlıkları ve o alanda inşa edilmiş camilerle, cem evlerinin temel taşları da yok artık. En son Nusaybinde dikili Newroz anıtına geldi sıra. Amed Dicle’nin söylemiyle, ÖSO Efrîn’de Kawa’nın heykelini, Nusaybin’de Newroz anıtını yıktı.

Olsun, gelecek kuşaklar yenisini yaratır. Düne kadar bu yıkılanları diken de yoktu.

Yazarın diğer yazıları