Katilliğin normalliği

Sahiden de tam ortasındayız kötülüklerin, kötülerin. Kenarda kıyıda durularak geçmesi beklenen herşey katlanarak kronik bir hal alıyor. Susmanın bir telafisinin asla olamayacağı evredeyiz yani. Biz hepimiz huzurun anahtarını yitirmiş zalim, öfkeli insanlar olup çıkmanın eşiğindeyiz. Dahada kötüsü sessiz çoğunluğa birşey oluyor gibi değilde herşey normalmiş gibi geliyor. ’Çağımdan tiksiniyorum’ diyor ya Saint Exupery sanırım tamda bu tiksintiyi yaratan; cinsiyetçilikle, ötekileştirmekle, iktidar hırsıyla, ruhsal yıkımlarıyla, kin ve hasetle beslenen vebalı insanların kol gezdiği bir zamanın içindeyiz.

Geçtiğimiz hafta sınırsız faşizm kusan Türk devletinin kayyum atamalarını kabul etmeyen ve protesto eden insanlara, annelere, kadınlara dönük sınırsız şiddetinden, Emine Bulut’un eski eşi tarafından kızının gözü önünde vahşice katledilmesine kadar yaşananları takip ederken tam anlamıyla böyle hissetmiş, böyle düşünmüştüm. Emine Bulut “Ölmek istemiyorum” derken, kızı “Anne, lütfen ölme” diye sesleniyor ve çığlığı Diyarbakır’da kayyum atamaları sonrası yüreğinde biriktirdiği bin yıllık öfkeyi, acıyı şarkısına katıp söyleyen annenin sesine karışıyordu.

Kuşkusuz evrenselleşmiş bir olgu haline gelen kadına yönelik şiddet; gücünü savaştan, talandan, gasptan alan erkek egemen zihniyetin militarist, cinsiyetçi ve milliyetçi yaklaşımlarından alarak, cinsiyet eşitsizliğinin en acımasız ve insanlığımızı kaybetmenin en dip hallerinden biri olarak yaygınlaşıyor. Türkiye’de kadına yönelik şiddet olayları ise artık çok yönlü, çok biçimli, neredeyse resmi ve sözleşmeli katillik övgüsü biçiminde yaşanır hale geldi. 2013’te 237, 2014’de 294, 2015’te 303, 2016’da 328 ve 2017’de 409, 2018’de 440 kadının öldürüldüğü Türkiye’de, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun paylaştığı verilere göre 2019’un sadece ilk yedi ayında kadın cinayeti sayısı 245’e ulaştı.

Bu ülkede faşizm ve kadın katliamları paralel bir artış gösteriyor. AKP iktidarı boyunca kadınlara yönelik tüm politikalar diğer tüm vahşilikler kadar incelikle hazırlandı. Kurtla kuzu yer değiştirirken katillik masumiyet kılıfına büründürüldü. Yani barbarlık geleneği adım adım her açıdan normalleştirilerek hayata geçirildi. AKP egemen erkek ideolojisini destekleyen muazzam bir manipülasyon ve algı çarpıtması eşliğinde geçmişe karşı saygısını, geleceğe karşı umudunu yitirmiş insanlar yarattı. Sosyal hizmetlerin özelleştirilmesi, Torba yasa, SSGSS yasası, Mikro kredicilik, ve kadın girişimciliği gibi neoliberal adımlarının arkasına eklenen, ailenin yüceltilmesi, anneliğin kutsallaştırılması, kadın erkek eşitsizliğinin doğallaştırılması, namus kavramının daraltılması ve kadın yönelik şiddet davalarında haksız tahrik indirimi gibi muhafazakar ideolojik saldırılar ile ataerkil kadınlık ve erkeklik tanımları en geri biçimiyle beslenerek karanlık ruhlar normalleştirildi. İdeolojik olarak kadın bedeni üzerinden izlenen bu politikalar her geçen yıl daha açık ve resmi yapılırken kadınların çığlıkları sessiz çoğunluğun kulaklarına ulaşamadı bile.

Fakat bir ihtimal daha var elbette. Yani direnme ve mücadale etme ihtimali. Nitekim Özgecan Aslan cinayetinden sonra gelişen toplumsal reaksiyonun bir benzeri Emine Bulut ve diğer tüm katliamlara karşısında kendini göstermeye başladı. Çok farklı kuşaktan kadınlar, ‘bu zulmü durdurmalıyız’ diyerek sokakları doldurdu. Tıpkı Amed, Mêrdîn, Wan ve diğer Kürt illerinde kendilerine uygulanan siyasi soykırım karşısında sokaklara dökülen binlere öncülük eden kadınlar, anneler gibi. Bu yüzden tüm bu saldırıların ideolojik ve politik olduğunu unutmayarak, toplumun her kesiminden kadının ve duyarlılığını kaybetmeyen insanların desteğine, ideolojik ve politik mücadelesine ihtiyaç var.   

Bu yüzden zorbalık kol gezdiği oranda; unutmanın, alışmanın ve hiçbir şey yapmadan oturmanın dünyamızı daha karanlık kılacağını unutmamak gerekiyor. Füruğ Ferruhzad ne güzel demiş; insanı sessiz kalmaya zorlayan acı onu bağırmaya zorlayan acıdan daha ağırdır. İşte şimdi hep beraber, sınırsızca bağırmanın ve direnmenin zamanı…

Yazarın diğer yazıları