Kayıtsız ve tepkisiz

Ünlü virtüöz piyanonun başına oturmuş ve salonu hınca hınç dolduran seyircilerin önünde, konserine başlamıştı. Ancak tuşlara basıp çalıyor görünmesine rağmen, telleri inceden sıkılmış olan piyanodan hiçbir ses çıkmıyordu. Dinleyiciler, birbirine göz ucuyla bakarak ne yapmaları gerektiğini araştırıyorlar, fakat nedense tepki gösteremiyorlardı. İki saat süren sessiz konserden sonra ünlü virtüöz oturduğu yerden kalkarak büyük bir ciddiyetle onları selamladı. Salon sürekli alkış sesleriyle çınlıyordu. İngiltere’de yaşanan bu olaydan sonra piyanist, kendisiyle röportaj yapan televizyon spikerine: -"insanlardaki tepkisizliğin nereye kadar varacağını öğrenmek istedim" demiş ve eklemiş:-"Meğer sınırı yokmuş." 

***

Başkalarının güdümünde olmadan kendi kararlarını kendi özgür iradesiyle verebilmek, düşünce ve varsayımlarını sorgulayabilmek birey olabilmenin olmazsa olmaz özelliklerindendir. Aksi durum yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi aklını ve iradesini kiraya vermek anlamına gelir.

Şöyle bir etrafımıza baktığımızda insanların ekonomik, sosyal, siyasal ve benzeri alanlarda toplumun duyarsızlığını ve tepkisizliğini gözlemek mümkün. İktidar ya da otorite bu tür kayıtsız insanlardan ve toplumlardan beslenir.

Teorisyenliğiyle olduğu kadar siyasal duruşu ve mücadeleci yanıyla da tanınan İtalyan düşünür Antonio Gramsci bu kayıtsızlığı aklı yıkan bir yazgıcılık olarak tanımlar: 

“Olup bitenler, az sayıda insan öyle istediği için değil, kitleler sorumluluk almadığı ve oluruna bıraktığı için böyle gerçekleşir. Kayıtsızlık tarih üzerinde büyük bir güce sahip olmuştur… Tarihe hükmetmiş görünen bu yazgıcılık, tam da bu kayıtsızlığın, bu ilgisizliğin yanıltıcı görüntüsünden başka bir şey değildir… Başıboş bırakılan birkaç el, kolektif yaşamın dokusunu örer ve çoğunluk bunları görmezden gelir, umursamaz. Bir dönemin gidişatı, hareket eden küçük grupların dar görüşleri, anlık ihtiyaçları, hırsları ve kişisel ihtiraslarına göre şekillenir ama çoğunluk bunları görmezden gelir, umursamaz.”

***

Otorite; düşünen, eleştiren, yargılayan ve itiraz eden bireyi sevmez. Körükörüne biat edendir onun istediği. Bunun için de her tür manipüle araçlarını kullanmaktan geri durmaz, tüm yandaş ‘bilgiç’lerini cepheye sürer.

Yazılı basında yazan tek tür köşe olmuş köşe yazarları, özellikle TV’lerde boy gösteren komplo teorisyeni stratejistler, emekli askerler, prof etiketli bilim yoksunları ve bilcümle ırkçı tayfa bu cephenin müdavimleri ve birer parti militanı haline getirilmiş durumda. Karşılarına oturtulan ve supap görevi gören sözüm ona muhalifler de aynı cephenin kafadarları. Elbirliğiyle, ırkçı, ötekileştirici, savaşçı ve intikamcı söylem ve propagandalarıyla toplumu zehirlemiş durumda ve bugün gelinen noktada daha derin bir ‘algı farklılaşması’ yaratıldı.

Gerçekleri seslendirmeye çalışan bir avuç medya da kapatma, yasak ve cezalarla baskı altında.

***

Madem bir anekdotla başladık hadi bir fıkrayla da bitirelim: Napolyon tekrar dünyaya gönderilmiş. Önce Beyaz Saray’da akşam yemeğinde ağırlanmış… Yemek bittiğinde Napolyon, Trump’a şöyle demiş: “Sizin elinizdeki bu silahlar bende olsaydı Waterloo’da savaşı kaybetmezdim…” Ardından Rusya ağırlamış.. Yemek bittikten sonra Napolyon, Putin’e dönerek: “Sizdeki bu KGB polis teşkilatı bende olsaydı Waterloo’da savaşı kaybetmezdim” demiş… Nihayet Ankara’da ağırlanmış Napolyon… Yemekten sonra Napolyon yine konuşmuş: “Mösyö Tayyip çok şanslısınız… Sizdeki bu mükemmel basın bende olsaydı, benim Waterloo’da kaybettiğimi kimse bilmeyecekti!"

Yazarın diğer yazıları