Kayyum Rejimi: Kriz gibi kriz!

Yani artık tüm toplum ve şehirler tüm yaratımları ile hedeftir! Gündelik yaşam militaristleştirilerek açık infazlar dönemine geçilmiştir. Topluma sadece yaşam ve ölüm arasında seçme hakkı veren iktidarlar, bu kıyım siyasetini ölülere şiddet uygulama şeklinde en görünür sınırlara taşımışlardır. Bu pratiklerle de herkese ‘yaşayan ölü’ hatırlatmasında bulunuyorlar.

 Sınırın Suriye kısmına paralel sınır boyu neredeyse tüm belediyeleri alan AKP-MHP hükümeti, şuan yerel yönetimler yasasını kökten kaldırma peşinde. Bu savaş siyaseti il kurmak istediği esas şey ise Kürtlerin yoğunluklu olduğu yerlerde seçimi ortadan kaldırmak. Atama ile yetinmek! Derinleşen savaş en çok buna hizmet edecektir.

Özgür AMED

Devlet denen aygıt ve yarattığı dil, gerçekleri kavramak için değil; onları değiştirmek, çarpıtmak ve üzerlerini örtmek için doğmuştur. Bundan ötürü bürokratik, soğuk ve şiddet doludur. Bu varlığı ve dili koruma, sürdürme ile mükellef her kurum, oluşum, hükümet; kelimelerini, cümlelerini ve hikâyesini daha en baştan bu örgütlü ahlaksızlık hali üzerine kurmak zorundadır. Ulus Devlet çağı, iddia edildiği üzere kültürel beşiğin üst noktası, toplumların özgürlük çağı değil; bir felaket çağı olarak toplumsallığın cendereye alındığı, birey gerçekliğinin lime lime edildiği ve kültürel soykırımın her yönü ile inşa edildiği bir güncel zaman dilimidir. Bu güncellik, yoğun bir duygu siyaseti ile savaş ve eşitsizlik üreterek, merkez dışında kalan herkesi denetime alma savaşımı vermeye tüm gücüyle devam ediyor.

Ölüm siyaseti

Merkezi devlet zihniyeti tarih boyunca tahakkümden, disiplin ve denetlemeden, mikro iktidar ilişkilerinden, cinsiyetçilikten, dar grupçuluktan, teklikten, homojen tahayyülden ve kutuplaştırmadan beslenerek kendini var etti. Bu anlayışın reddi anlamına gelen ve uğrunda amansız bir varlık/yokluk savaşının verildiği demokratik, özgürlükçü, ekolojik tüm yerel değerler, sürekli baskıya ve sessizleştirilmeye maruz kaldı. Bu baskı bugün bildiğimiz tüm sınırları aşarak nekro-iktidar/siyaset (ölüm siyaseti) denilen bir boyuta geldi. Yani artık tüm toplum ve şehirler tüm yaratımları ile hedeftir! Gündelik yaşam militaristleştirilerek açık infazlar dönemine geçilmiştir. Topluma sadece yaşam ve ölüm arasında seçme hakkı veren iktidarlar, bu kıyım siyasetini ölülere şiddet uygulama şeklinde en görünür sınırlara taşımışlardır. Bu pratiklerle de herkese ‘yaşayan ölü’ hatırlatmasında bulunuyorlar.

Suni bir uluslaşma süreci ile kurgulanan modern Türkiye tarihi, başta Kürtler olmak üzere tüm halklar, inançlar ve hakikatler açısından bir inkâr ve asimilasyon tarihidir. 1921 Anayasa’sının ruhuna aykırı bir şekilde tekçi kabuğa çekilen, bastırma ve inkar etmeye yönelen merkezi anlayış çok geçmeden hakim olmuştur. Herkese eşitlik, hürriyet ve kardeşlik sloganları ile Türkiye tarihinin en karanlık sayfalarına adını kanla yazan İttihat Terakki ve onun üflediği ruh, halklar bahçesindeki tüm çeşitliliği kökten biçerek kardeşlik ve eşitlikten ne anladıklarını göstermişlerdir! Nihai kıyım/kıyamet finalini 1938 Dersim katliamı ile yapan bu rejim, 1950-80 arasında olgunluk çağı olarak Beyaz Türk faşizmine, 1977 yılında eklemlendiği ‘yeşil kuşak’ projesi ile 12 Eylül sonrası, İkinci Cumhuriyet de denilen sürecinin katalizörü olan Yeşil Türk faşizmine evirilerek devam etmiştir.

‘Üç Tarz-ı Siyaset’

Sonraki sürecin adı, ifade edilen kısa kronolojinin bir sentezi olarak AKP gerçekliğidir!

AKP, bugün demir attığı “Üç Tarz-ı Siyaset” limanında yani Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük ideolojileri bağlamında yepyeni bir düşünsel tarz iddiası ile demokrasi ve siyasetin tasfiyesi ile meşgul durumda. Haliyle AKP kendisinden önceki bütün devlet partilerinden daha fazla devlet partisidir, kendisinden önceki tüm hükümetlerden daha fazla kışkırtan, sosyal adaletsizlik üreten, yalan siyaseti güden, özel savaş yürüten bir hükümettir. Bundan dolayı ileri demokrasi diyerek çıktığı yolda, bir yıkım ve şiddet partisine dönüşmüştür. Kentleri, eğitimi, renkleri, çoğulculuğu, sağlığı, doğuştan gelen tüm hakları, bilimi, üniversiteleri, doğayı, belediyeleri ve en sonunda parlamentoyu yıkmıştır. Bunları yaparken diğer taraftan mağdur olduğunu, her şeyi özgürlük adına yaptığını ele geçirip tekleştirdiği yargı ve medya kanalları ile de sürekli topluma enforme etmekten geri kalmamıştır. Katı bir mazlumluk anlatısı içinde, dizginleyemediği bir hınç ve linç kültürü etrafında, koruyucu zırha Türklüğü, çekirdeğe de neo-liberalizme bulaşmış muhafazakâr-islami mühendisliği, banal milliyetçiliği yerleştirerek, bunların sömürüsü ile gelen tüm nimetlerinden faydalanmış ve faydalanmaya devam etmektedir. En amiyane tabirle, içine girdiği kültürel şizofreniden sıyrılamayan AKP, çareyi periferdeki tüm ötekilere, topyekûn yönelerek bulmaya çalışmaktadır.

Hızlandırılmış modern sömürgecilik

Türkiye’deki en önemli siyasal çözümsüzlüğün başında gelen Kürt meselesine yaklaşım, “çözmeyen çözülür” gerçekliğini sürekli doğrulamaya devam ediyor. AKP’nin de bu sorun şahsında maskesi düşmüştür. Çözüm değil, çözümsüzlük ve çökertme siyasetini esas aldığı çok geçmeden anlaşılan AKP, Türk siyasal hayatının yeni hegemonik güç döneminde Kürt kimliğinin tasfiyesi için her şeyi yaptı. Kürt gerçekliğine gerek ontolojik yaklaşım gerekse de bilinç ve örgütlülük temelinde derin bir tasfiyeyi esas alarak tüm ülkeyi İmralı adası şahsında tecride çevirdi. Sergilediği pratikler, kültürel soykırımın sınırlarında şaşmaz ritüellerle dolaşma devam ediyor. Bunun en önemli uygulamalarından biri de başta Kürt illerinde hayata geçirilen ‘Kayyum Rejimi’ uygulamasıdır. Bu rejim, kendi içinde karakteristik olmakla beraber, üzerinde dikkatle durmaya değer bir olgudur.

Hızlandırılmış modern bir sömürgecilik pratiği olarak yaşama ket vuran kayyum meselesi, dehşetengiz bir kötülük rejimin yeniden inşası ile kendini güncelleyen kötülüğün kalıntıları olarak karşımızda duruyor. Bu bağlamda ‘kendini nevrotik olarak gözeten’ devlet denen aygıtın, elbette bu aygıtın görünen maskesi AKP şahsında, iktidar hırsı için yapamayacağı vahşetin, içine girmeyeceği paranoyanın olmadığını da gösterdi bize. Vatan-millet-güvenlik şemsiyelerine sığınarak başlatılan uygulama; yöntem, tarz ve sonuç olarak devletin yüz yıllık politikalarının bir çıktısıdır. (Te’dib (edeplendirme), Tenkil (cezalandırma), Taqtil (katletme), tehcir (göçertme), temsil (asimile etme), Temdin (medenileştirme) ve tasfiye (etkisizleştirme) çalışmaları ile kayyum uygulamaları aynı eksendedir…

Belediyeler ideolojik bir meseledir

Devlet, Cumhuriyet tarihi boyunca Kürdistan’daki belediyelere ‘hizmet’ çerçevesinde bakmamıştır. Tüm gücüyle bu belediyeleri ve onların şahsında tezahür eden tüm temsilleri devlete nasıl eklemlerim derdi ile yaklaşmıştır. O anlamda belediyeler, devlet için ideolojik bir meseledir! Kayyum atamaları söylendiği gibi gerekli bir ‘şey’ değil, son derece planlı ideolojik bir hamle olup ve basite indirgenemeyecek derecede hayatidir. Bu hamlenin amaçları, tarihsel arka planı, öncesi ve sonrası ile neyi kapsadığı, elinizdeki bu raporda genişçe ele alınmıştır.

Kayyum atamalarını Kürt kimliğine bir yaklaşım tarzı olarak okumak gerekir. Aksi halde diğer tüm okumalar eksik kalacaktır. İkincisi ise Temmuz 2015 tarihi ile devreye sokulan savaş konsepti ile yapılanlar ve sonrasında yaratılan duygu ikliminden yola çıkarak; Kürtlerin söz ürettiği, kendini inşa ettiği, demokratik model yarattığı yerel yönetimler pratiğine irade ve yaşam gaspı olarak bakmak elzemdir.

Kayyum pratiklerine bakıldığında, tam da yukarıda genel bir çerçevesi çizilen tarih-hafıza-politikanın ulus devlet nezdinde tekabül ettiği düşünsel bağın, kurulu düzene kökten saldırısı ortaya çıkıyor.

AKP, kayyumların hizmet verdiğini, gasp edilen belediyelerin hizmet vermediğini iddia ederek meşruluk arayışına girdi. Söz konusu hizmetin iki boyutu çok geçmeden şişeden fırladı: Yolsuzluk ve Türkleştirme… Kayyumlar söylendiği gibi hizmette değil, rantta yarışmıştır. Yine söylendiği gibi sıradan devlet memurları değil, asimilasyon ve hafıza kırımı konusunda seçilmiş özel kişilerdir.

Kürdistan’da kayyum olarak zalimliğini gösteren rejim elbette tüm Türkiye’de de farklı uygulamalar ile ortaya çıkmıştır. Emeğin değersizleşmesinden sermayeye peşkeşlere, halka sürekli yeni vergi yüklerinden yandaşa rant yaratılmasına, doğanın talan edilmesinden beton kentlere, ormanların yakılarak sermayeye imar peşkeşine, kadın cinayetlerinden erkekliğin yüceltilmesine, yargının siyasallaşması ile hukuksuzluğun büyütülmesine, bürokrasinin işlevsizleşmesinden parti devletin kurulma çabasına kadar hayatın her noktasında mağduriyetler oluşturan ve sistemli bir şekilde sürdürülen politikalar izlenmiştir.

Kürtler ve onların şahsında HDP, demokrasiyi boğan ve tüm bu uygulamaları hayata geçiren AKP-MHP ittifakının kurumsallaştırmak istediği faşist rejimin önündeki en büyük engeldir. Bu nedenle HDP’nin tüm bileşenleri ve ittifakları Türkiye’nin farklı yerlerinde AKP’nin saldırısına uğramıştır, uğramaktadır. Bu nedenle Kürdistan’da HDP Belediyeleri gasp edilerek kayyum atanmaktadır.

Özgürlükçü halk iradesini esas alan ilk yerel yönetim deneyimleri 1980 öncesine dayanmaktadır. 1979 yılında yapılan yerel seçimlerde Urfa’nın Hilvan ilçesinde Nadir Temel, Fatsa’da Fikri Sönmez, Batman’da ise Edip Solmaz bağımsız aday olarak kazandığımız belediyeler, 18 Nisan 1999’da HADEP ile 1 büyükşehir (Diyarbakır), 6 il (Ağrı, Batman, Bingöl, Hakkâri, Siirt ve Van), 30 ilçe ve belde olmak üzere toplam 37 belediye kazanarak ileriye taşındı. Sonrasında HADEP 28 Mart 2004’te Diyarbakır, Batman, Dersim, Hakkâri ve Şırnak illerinin de içinde bulunduğu toplamda 57 belediye başkanlığı kazanıldı. 1999’da 3 olan kadın belediye başkan sayısı, 2004 yerel seçimlerinin ardından 9’a çıktı.

DTP ile girilen 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde, %40 kadın kotası uygulandı, seçimde 8 il, 51 ilçe ve 40 belde ile toplam 99 belediye başkanlığı kazandık. Devleti küçülterek yerel ve bölgesel yönetimleri güçlendirmeyi esas alan anlayışımız 30 Mart 2014’de BDP ile eş başkanlık anlayışımızı belediyelerde hayata geçirdiğimiz seçim sonucunda 3 büyükşehir (Mardin, Diyarbakır ve Van), 8 il (Ağrı, Batman, Bitlis, Hakkâri, Şırnak, Iğdır, Dersim ve Siirt), 67 ilçe ve 24 belde belediyesi olmak üzere 102 belediye kazandık.

Rojava işgal savaşı

Çökertme planı sonrası devreye sokulan kent savaşları ile her şeye savaş açıldı. Kürtlere dair ne varsa kısaca hedef oldu. Belediyeler bunun en önemli sosyal-ekonomik ayağı olarak kurgulandı. Nitekim etkileri de öyle oldu. 31 Mart sonrası başlayan kayyum politikası ise öncekinden farklı olmakla beraber sonuç itibariyle aynı yere vardı. Herhangi bir kılıfa büründürmeden direk alma ve gücünüz yetiyorsa karşı koyun mantığı üzerinden işleyen bir hal aldı. Bu halin sağlayıcısı ve devamı için de ‘nimet’ elbette Rojava işgal savaşıdır.

Rojava işgali dış politikadan çok iç politikaya hizmet etmesi arzulanan bir militarist girişim olarak beklenen arzuya varabilmiş değil. Dünya halklarının karşı koyması ve Kürtlerin direnişi sonrası kırılan savaş cephesi halen devam etse de, esas olarak iç kamuoyunda Kürtler üzerinden fazlasıyla derinleşiyor. Sınırın Suriye kısmına paralel sınır boyu neredeyse tüm belediyeleri alan AKP-MHP hükümeti, şuan yerel yönetimler yasasını kökten kaldırma peşinde. Bu savaş siyaseti il kurmak istediği esas şey ise Kürtlerin yoğunluklu olduğu yerlerde seçimi ortadan kaldırmak. Atama ile yetinmek! Derinleşen savaş en çok buna hizmet edecektir.

Özetle, uzunca bir süredir bir toplumcu belediye arayışı vardı ve ona göre adım atılıyordu. Bu toplumcu belediye gerçekliği ile geliştirilen ‘demokrarik-ekolojik-kadın özgürlükçü yerel yönetimler anlayışı’mızın sosyolojik ve felsefik anlatısı direk hedef alındı. Tüm hafıza kırım pratikleri, yerel ekonominin talanı bu anlamda son derece bilinçlidir. Yüz yıldır yapılan ulus-devlet siyasetinin katlanarak ve güncellenerek devam etmesidir.

Yazarın diğer yazıları

    None Found