Kazıklı Voyvoda

Postmodern karakterli yeniden paylaşım savaşının gölgesinde dünyanın yeniden nasıl şekilleneceğine dair çekişme ve sürtüşmeler arttı. Bu sorunun bir boyutunu artık 70. kuruluş yıl dönümünü geride bırakan NATO oluşturuyor. ABD emperyal  siyasetinin en önemli aracı ve diplomilitarizmin billurlaşmış hali olan NATO, aynı zamanda Amerikan silah sanayinin de en değerli müşterisi. Trump’ın “silahlanmaya daha fazla bütçe” bağırtılarının doğrudan kendi işverenlerinin kesesinde elbette bir karşılığı var.

Fakat anlaşılan NATO’nun geleneksel yapısıyla Trump’ın savruk ve en azından uzun vadeli bir stratejiden yoksun görünen politikaları çelişiyor. Bu anlamda NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in, ABD Kongresi’nde konuşma yapması, NATO’nun varlığını “NATO Avrupa’ya hep faydalı oldu ancak ABD’ye de faydalı oldu” diyerek savunması ve okları tekrar geleneksel kalıp dahilinde Rusya’ya yöneltmesi dikkat çekiciydi. Bu aynı zamanda ABD müesses nizamının düşüncelerini de yansıtıyordu. “Yeni” yaklaşımın Rusya’yı doğrudan karşıya almanın yanı sıra NATO’nun varlığına dönük bir tehdit olarak görülen “üye ülkelerdeki anti-demokratik yükselişe karşı mücadele”yi de kapsaması bekleniyor.

Geleneksel düşmanlıklar üzerine kurulu siyasetin dünyanın geleceğini nasıl şekillendireceği bir yana uygulanabilirliği-sürdürülebilirliği dahi şüpheli. Bir nedeni elbette Trump’ın “Önce Amerika” siyaseti adı altında yaratmaya çalıştığı yeni ittifak ilişkileriyle çelişkili olması. Trump’ın siyasetinde asıl düşman Çin. Özellikle Ortadoğu ve İsrail üzerinden Rusya’la da uzlaşma arayışında.

NATO’nun bir diğer büyük sorunu ise Almanya-Fransa ikilisiyle. Burada sorun sadece AB’nin silah satışlarıyla sağmal inek pozisyonuna konulması değil, AB’nin geleceğinde ABD vesayetinden kurtulma isteği. AB ordusu, Almanya-Fransa ortak meclisi gibi çalışmalar bu kapsamda değerlendirilebilir. Burada zaman içinde Çin’in AB’ye dönük yeni hamlelerinin de bu “ayrı bir kutup olma” arayışında katalizör olacağını göreceğiz.

NATO’nun diğer sıkıntı kaynağı TC’ye gelince, geçen hafta ABD-TC arasında üst düzeyde yaşanan restleşmeler sonrası Erdoğan’ın elbette soluğu Moskova’da alması bir tesadüf değil. Daha önceleri seçim öncesi ve sonrası ABD ziyaret edilirken, 15 Temmuz sonrası bunun yerini Moskova’nın aldığı görülüyor. Tıpkı eski Sovyetler Birliği coğrafyasındaki ülke liderlerinin bugün yaptığı gibi. Mutat yapılan telefon görüşmelerini ise saymaya gerek yok.

Emperyal bir güç olma arayışını Erdoğan’ın bundan sonra Putin’in gölgesinde sürdürmek isteği görülüyor. Geçtiğimiz günlerde A. Selcen’in Duvar’da işaret ettiği üzere (Akkuyu’da Rus üssü) Erdoğan şimdiden Rusya’ya bağımlılığı derinleştirecek bazı anlaşmalar imza atmış. Bir de elbette göremediklerimiz var. Mesela yarın “S-400’leri kullanmayı öğretmek amaçlı” Rusya bazı uzmanları Ankara’ya transfer ederse şaşırmayalım. Hatırlanacağı üzere Suriye ve Venezuela’ya “davet üzerine” askeri araç ve asker gönderilmişti. Rusya elbette bunların karşılığında Erdoğan yönetimine Suriye’de yeni işgal alanları dahil bazı olanaklar sağlayabilir. Önümüzdeki süreçte “Suriye’nin toprak bütünlüğü” sözünün laf olmaktan öte bir anlamı olup olmadığını görebiliriz. Fakat bütün bu projeler gerçekleşse dahi bu gidişle Erdoğan’ın hali sultanlık değil olsa olsa voyvodalık olacaktır. Tıpkı Kazakistan’da yaşanan liderlik değişimindeki gibi. Voyvodalardan “kazıklı” namıyla maruf olan unutulmadı, bakalım bunun adına tarih ne diyecek…

Bu gidişatı, içeride seçim sonrası yükselen gerilim bir yana özellikle Karadeniz üzerinden Rusya’ya karşı cepheleşmeye çalışan NATO’nun ve uluslararası sermaye çevrelerinin seyretmeyeceği aşikar. Eğer ki devrimci bir halk muhalefeti gelişmezse önümüzdeki sürecin darbe dahil büyük alt üst oluşlara gebe olduğu görülüyor.

Son bir not, mevcut kamplaşmaların kalıcı olmadığı, paylaşım savaşı tamamlanmadığı sürece de daha uzun zaman olmayacağını unutmayalım. Kendi çıkarlarından öte bir ilkeleri olmayan güçlerin kapışması-pazarlıkları adeta her şeyi yutuyor.

Yazarın diğer yazıları