Kazıklı Voyvoda ve bunlar!..

Edebiyat dergisi Notos’un son sayısında, Edebiyat eleştirmeni Semih Gümüş ile şair Şükrü Erbaş’ın uzun bir konuşması yer aldı. İki edebiyatçı diyaloğunun bir enstantanesinde, Türk tipi İslam Faşizminin portresi de çiziliyordu.

Örneğin Semih Gümüş, konuşma akışının bir yerinde, "artık kesin söyleyebiliriz ki, korkunç bir ülkede yaşıyoruz" diyerek yeni bir girizgah açıyor, "bodrumlarda yakılan gençleri, uykularında öldürülen çocukları, yok edilen şehirleri" cümleciğiyle, Türk-İslam Faşizminin Kürdistan’daki vahşi topoğrafyasını çıkarıyor, ve şaire soruyordu:

"Bazen içinde yaşarken, bazen de çaresizce izlerken, o ünlü sözdeki gibi, artık şiirin anlamsızlaştığı, (şiir) yazılamayacağı da aklına geliyor mu?"

Şair, "işte can alıcı soru" cevabıyla devam ediyor:

"Bazen, Kazıklı Voyvoda’nın (bunların yanında) çok masum olduğunu (kaldığını) düşünüyorum! Bizim tarihimiz, tam anlamıyla katliamlar tarihi. Hangi sayfayı açsanız yüzlerce kıyım. Fazla uzağa gitmeye gerek yok: Sur, Nusaybin, Cizre, Roboskî, Suruç, Ankara Garı. Gezi’deki o güzel çocuklar. Ne şiiri, gerçekten! Bütün dallarım kırılıyor…"

 Ozan‘ın, bunlara kıyasla "masum" olarak nitelediği Kazıklı Voyvoda, 1431 ila 1476 yılları arasında yaşamış ve Romanya’daki Eflak beyliğini de yönetmiş bir Kont. Voyvoda, yerel dilde yönetici, vali, bey demektir. Asıl adı da Vlad Tepeş olan Kazıklı Voyvoda, yakaladığı düşmanlarını, bu arada 20 bin kadar Osmanlı askerini, kazığa geçirerek öldürttüğü için, o günden beri bütün çağların en unutulmazı olarak "Kazıklı Voyvoda" ve düşmanlarının kan içicisi olarak da "vampir" namıyla anılmaktadır.

İrlandalı yazar Bram Stoker, onu konu alıp 1897 yılında yazdığı Kont Drakula adındaki kitabından sonra vampir kişiliği tiyatrolara, daha sonra da sayısız filme konu olagelmiş, dünyamızı zulümle kirleten diktatörler de, onunla özdeşleştirilerek anılmışlardır.

Çağdaş şiirin ustalarından Şükrü Erbaş ise Türk-İslam Faşizminin saçtığı dehşeti yanında, onun "masum" kaldığını söylüyordu.

Şair, bir bakıma haklıydı. Çünkü, Kont Drakula (Kazıklı Voyvoda) Eflak dağlarından kalkıp Karadeniz sahillerine, Bükreş’e kadar ilerlerken, kendini Türk Voyvodası sanan türediler gibi "Düşman kalbine hançer sapladık" diye övünmüyordu. O da hırsızdı. Yurttaşlarının malı hırsızı, gaspçı…

Esir aldığı düşmanlarını, Türkler gibi diri diri yakmıyor, ama acı çektirmek için, bedenlerine kazık çakıyordu. Türk- İslam Faşizmin iftiharlık eseri ise Cizre’de Kürtlerin diri diri yakılmasıydı.

Ayrıca, esir aldıkları Kürt gerillalara (BBC’de yayımlanan İnsan Hakları Derneğinin -İHD- verilerine göre 19 kişi), Kont Drakula yöntemiyle işlem yaptılar. Kazığa geçirilip geçirilmediğini bilmiyorum -BBC, bu ayrıntıya yer vermiyordu- sağ ve sağlam ele geçirilenlerin ölüsü, daha sonra çıplak olarak teşhir edildiğinde paramparçaydı. Bazı organları kopuk ve kayıp…

Bu Kazıklı Voyvoda’yı aratmama halleriydi.

Ancak yine de, Kazıklı Voyvoda bir yönüyle bunların yanında "insan" kalıyordu.

En azından din, inanç, etnik yapı, ırk, soy ayırımı ile düşmanlık yapmıyor, çağımızın deyimiyle, "nefret suçu" işlese bile yaygınlaştırmıyordu.

Bunlara bakın ki, bir parçadaki Kürtleri çepe çevre sarmış, rehine almış, esir tutmuşlardır. Haraç niyetine vergilerini alıyor, onları angaryaya koşup askerliğe sürüklüyor, silahlı olarak anası, babası, kardeşinin üstüne salıyor, ama Türklerin sokağında Kürtçe müzik mırıldanınca, bir kelime konuşunca linç edilerek canını alınıyor, Van’da şarkı söyleyen küçücük çocuklar tutuklanıyordu.

Bu arada, çetebaşı, Türk ırkçılarını, kefen giymeye çağırarak, insanlık suçu işliyor, onlara karşı kışkırtıyordu. Aynı çetebaşı, bir başka kışkırkırtıcılıkla Kürtler sanki ezan düşmanıymış gibi "bu ezan susmayacak" naraları atıyor, bununla kalabalıkları üstlerine yönlendiriyordu.

Bütün bunlar, evrene nefret suçu kusma olaylarıydı. Kafasını gemi direğine çarpmış, beyni sarsılmış korsanın hezeyanları, Türk tipi kabadayılık olan Magandalaşmaydı.

Türk tipi Mafyanın, racon kesmesiyle, Maganda kendini, yer yüzündeki bütün Kürtlerin meşru celladı olarak görüyordu. Kelle almaya kafayı takınca dünyanın nizamı, intizamını unutuyor, tek satırlık uluslararası kurallara dair ezberi bozuluyor, çalkantılı kafa bu ya, Irak’ın topraklarına, Suriye’nin haritasına kırmızıyı konduruyor, "söz benim, karar benim" diyordu.  

Başkasının ülkesinde, kafasına uygun düzenlemeler yapıyor, delinin deli deli esmesiyle oralarda bulduğu yandaşları -nereden akraba oluyorsa- "soydaş" diye sahipleniyor, Kürtleri soyu kurutacak düşman ilan ediyor, o topraklarda savaş içinde savaş cepheleri açmaya kalkıyordu.

Bu da, asıl Voyvoda’nın "kafayı yemiş" haliydi. Deli, kendini alemin nizam koyucusu sanıyordu.

Herhalukarda, Şair haklıydı. Kazıklı Voyvoda, bunun yanında "masum"du.

Yazarın diğer yazıları