Kelebekler ve Nadia

Güven ve mutluluk peşinde koşarken, cümlelerimizi uğursuz örneklerden seçiyoruz çoğu kez. Duygusal davranıyor, kişiselleştiriyor ve yamalı bir düzenin içinde kendimize düzgün bir hat çizmeye çalışıyoruz. Bu bocalama hali gerçeği çoğu kez görmemize, onu doğru bir kabullenişle anlamımıza ve dahi anlatmamıza engel oluyor. Yani biz iyilik istiyoruz ve istediğimiz iyiliği başkalarına bir biçimde dayatıyoruz. Onları kendi iyiliğimize tabi kılmak istiyoruz.

Nadia Murad’a getireceğim sözü.

Önümüzde uzunca süre düşüneceğimiz bir travma var. Bir savaşın kadın bedeni üzerinde yürütülen genel kabullenişine kafa tutan bir travma. Kendi travmasını yenmek için anlatmayı (utanarak hem de) seçmiş genç bir kadını teraziye koymuş, ağırlığını yaşadıklarından azade tutarak ölçüp biçmeye çalışıyoruz. O bir roman kahramanı olsa nasıl bakardık acaba? Yaşadıkları, hissettikleri ve şimdi içinde olduğu dünyayı nasıl gördüğüne dair ona mı anlam yüklerdik, yoksa yazarına mı? Kendini reddetmiyor, ona zulüm yapanlar tarafından reddedilmiş bir halka mensup olduğunun farkında. Kimliğinin sahip olduğu tek varlığı olduğunu biliyor. Bu kimlik hem kadın, hem Êzîdî hem de Kürt tarafını besliyor. Hepsinin ortasında, merkezinde Nadia olarak duruyor. Bağlı olduğu dinsel gelenek, yaşamını özgürce sürdürmesinin önünde bir engeldi. Elleri bağlanarak bilinmeze götürüldüğünde de kendisine ait dinsel kimliğin kefaretinin ödettirileceğini bilmiyordu. Birkaç sene sonra bedeni o kefareti ödemiş şekilde kurtuldu onlardan. Ama henüz o kefareti ödeyen 3 bine yakın kadın ve çocuk var. Onların kurtuluşunu önemsiyor. Kendisi yarasını sağmayı başardığına göre, onların kurtuluşu için de önemli olduğunu düşündüğü bir yerde duruyor.

İyideki kötü, kötüdeki iyinin seçiminde şimdi sıra. “Bir adın keşfedilmesi o şey’in de keşfedilmesidir.” Nadia tüketilmiş bedeninin esaretinden kendini ve kendisi ile aynı yazgıya sahip olanları kurtarmaya çalışıyor. Sadece buradan baktığımızda yapabileceğimiz tek şey, kendisini özgürleştirmesine iyi dileklerle katkıda bulunmak.

Nobel ödülü alması, yaşadığı travmayı o soluk yüzle ulu orta ve bulduğu her mecrada yüksek sesle anlatması sayesinde oldu. Afrika kıtasının birçok yerinde her gün kadınlar bu şekilde cinsel şiddete uğruyor, parçalanıyor, yok ediliyor. Tek tek isimlerini ve hikayelerini bilemiyoruz. Latin Amerika hakeza. Çeteler tarafından kaçırılan kadınların hikayeleri, parçalanmış bedenlerinin gölgesinde çürüyüp gidiyor atıldıkları kuyularda, gömüldükleri yol kenarlarında. Nadia’nın sesi, hepsine dönüp bakmamızı sağlıyor.

Êzîdî katliamının ardından, o trajediyi tarihe kaydetmek adına onlarca kitap, onlarca belgesel ve çokça eleştiri alan bir iki film de yapıldı. Kimlere ne kadar ulaştı bu çalışmalar? Nadia’nın şahsında büyüyen ilgi, o çalışmaları da kıymetlendirdi. Herkes Êzîdîler hakkında yakın tarihte yaşananlara bir daha dönüp bakmak istediğinde o çalışmaları referans aldı, alıyor.

Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler’de, “Herkesin yaamında önem taıyan aidiyetler, her zaman, temel olarak bilinen, dilden, derinin renginden, ulusal kimlikten, sınıf ve dinden kaynaklanan aidiyetler olmamıtır” der. Ona göre, başkalarını çoğu zaman en dar aidiyetleri içine sıkıştıran bizim bakışımız ve onları özgür kılacak olan da yine bizim bakışımızdır. Nadia’yı yaşadıklarının ağırlığından kurtaracak bir çözüm bulamayışımız, onu kimliğin ve gerçeğin reddi üzerinden hırpalamamıza engel değil gibi. Kürt değilim demiş, Kürtçe konuşmamış ve en nihayetinde halkının katilleriyle baş başa fotoğraflar çekip, “halkımın güveni ve huzuru” için konuştuk, demiş. Hepsini yapmış, her şeyi demiş olması, Êzîdîlerin geçmişteki mağduriyetinin özrünü doğurmamış olduğu gibi, yarın da başlarına aynı şeyin bir daha gelmeyeceğinin garantisi bile değil.

O, üç bin mağdurun kurtulması için çabalıyor. Edinmiş olduğu bu Nobelli ünün kendisine edeceği yegane yardım bu. Sağlayacağı tek ve en önemli zafer bu! Kendi çözümlerini uygulamaya karar verdikten sonra da zaaflara, uzlaşmalara, belirsizliklere açık bir tekne görünümünde olabilir. Ama bu bizim penceremizden gördüklerimiz. Onun bunları anlaması uzunca sürebilir çünkü…

Benim bu travmanın başında gördüğüm tek ve en önemli kare ise sevgili Berfin Hezil’in çığlığının beslediği bir sahne:

“Bu insanları bu şekilde bırakıp nereye kaçıyorsunuz?”

Nadia Berfin’i duymuş muydu, izlemiş miydi o sahneyi? Belki de hiç haberi olmadı bunlardan… İnsan bir felaketin nasıl ve neden olduğunu sorgulamadan düşer mi yola? Travması üzerinden kuşatılmış bir hayatın içindeyse, galiba evet.

Nadia için illa da sormamız gereken bir soru varsa, o da şu:

Sana takla attırılmış hakikati benimsetmeye çalışanlar kim ve sen neden oradasın? Bu soru ulaşırsa Nadia’ya, etrafına daha güçlü gözlerle bakmaya çabalayacaktır belki de. O zaman göze görünür olacaktır “Şengal’in muhteşem kelebekleri”. Eminim.

Yazarın diğer yazıları