Kelimeler bazı anlamlara gelmemeye devam ediyor

Kelimeler Albayım, bazı anlamlara gelmiyorlar. Böyle diyordu bir bakıma Kemalizm’in delisi olan Oğuz Atay. Sanki sözcükler gezinen şeylerdir de anlamlar mekana yayılmış uğraklar, durak yerleridirler. Sanki sözcükler bu anlamlara gelmekte ya da gelmemektedirler. Bir yazar için komediyle trajedinin iç içe geçmesi de o yazarın dilinin sözcüklerinin bu gezgin niteliğinden kaynaklanıyor gibidir; Türkçenin sözcükleri biraz turist gibidirler adeta; bazı yerlere gelmekte, bazı yerlere gelmemektedirler; ya da Yusuf Atılgan’ı da yâd edersek, bazı yerlere gecikmeli gelmektedirler. Gezinen sözcükler biraz da anlamlarını arayan sözcükler değiller midirler? Evet, Oğuz Atay öyle kolaylıkla harcanabilecek bir usta değil; bu sözcükleri ya da daha siyasal bir duruma işaret etsin diye bir sözcük seçecek olursak, bu ‘simgeleri’ yüzer-gezer olmaktan çıkarmaya çalışan, belirli yerlere çakmaya, tek bir anlama, bir tür biricikliğe yapıştırmaya, gömmeye çalışan bir makinenin varlığını sezmiştir Oğuz Atay. Ve belki kendisine rağmen, bu makineyle dövüşmektedir. Ya dövüşemeyenler?

Bir düşünme ve söz geliştirme pratiğini kast ediyorum “dövüşemeyenler” derken. İlk evvela iki hattı var bunun benim için. İlki Türkçenin anlam yapılarını bükmek, anlam katmanları içinde gezinmek, sözcükleri yollarından saptırmaya çalışmak; bazı başka anlamlara da uğrasınlar diye uğraşmak… Bu benim mi işim olmalı? İkincisi ise tek tek dilleri de aşan bir sorun: Yıkım hakkında gerçekten konuşulabilir mi? Şükürler olsun ki bu ikinci soru var ve bu soru sayesinde Oğuz Atay’ın başını çarpıp çarpıp geri çekildiği duvarın ardına erişim sağlayabiliyoruz. Bir modernleşme mitine aldanmıştı Oğuz Atay; diğer pek çokları gibi. Modernleşme miti karşısında ister gelenek adına eleştirel bir pozisyon alınmış olsun, ister onu sonuna kadar onaylayan, dolayısıyla da geleneğin bir eleştirisini içeren bir pozisyon alınmış olsun, isterse de çeşitli ara formlarda durulmuş olsun; çoklarını aldatmıştır modernleşme miti (benim izleyebildiklerim, okuyabildiklerim arasında yalnızca Yusuf Atılgan görebilmiş durumda ‘kurucu şiddet’ denilen şeyin ne olduğunu; bunun ‘doğasının’ ne olduğunu).

Bu ikinci soruyu kendilerine borçlu olduğum iki yazar var. İlki İtalyan siyaset felsefecisi Giorgio Agamben; özellikle de Auschwitz’den Artakalanlar adlı kitabıyla. İkincisi ise Edebiyat ve Felaket’iyle  Marc Nichanian. İlki Nazi temerküz kamplarının mantığını anlamaya, faşizm makinesinin kamplardaki çalışma biçimini kavramaya çalışırken ikincisi 1915 kırımına, Ermeni kıyımına odaklanıyor. İki metnin de bir tanıklık sorunu etrafında dönmesi elbette bir tesadüf değildir. Her iki düşünür de tanıklığın imkansızlığını aşmaya, tanıklığı mümkün kılmaya uğraşıyorlar. Tanıklık çünkü imkânsızdır; “Gerçek tanıklar ölmüşlerdir; artakalanlar ise gerçek tanıkların tanıklığına tanıklık etmektedirler” diyecektir Agamben. “Hayatta kalanların anlatılarının Felaket hakkında herhangi bir fikir vermesi kesinlikle mümkün değildir. Felaket hayatta kalanların tanıklığıyla söylenebileceklerin kesinlikle çok ötesindedir” der Nichanian da. Ve o da Agamben’le aşağı yukarı aynı soruyu sorar: Tanıklık etmenin imkânsızlığına nasıl tanıklık edilir?

Ezcümle, bütün soruların gelip dayandığı bir yer var: Nasıl konuşmalı? “Bunun, dilin sınırında konumlanan bir dilsel edim olması gerekir; Felaket ile yüz yüze geldiğinde bu sınırı kendinde deneyimleyen bir edim olmalıdır” diyor Nichanian. Oğuz Atay bu yıkımla, şiddetin bu biçimiyle asla yüz yüze gelemedi (Yaşar Kemal’in de -büyüklüğü önünde saygıyla eğilmekle birlikte- yıkımı bir tür pastoral-epik anlatıya tahvil ettiği kanısındayım; modernite onu da büyülemişti ve o, bu büyüyü gerisin geri bir pastoral anlatıya yansıttı. Yaşar Kemal’in romantik bir nostalji duygusu üretmesinin nedeni de budur). Yüz yüze gelemediği için de sorunu, konuşma imkânı arayan bir öznenin sorunu olarak değil, kelimelerin bazı anlamlara gelememesi olarak kodlayıp ironiye teslim oldu. Dilin sınırında konumlamama halinin yerini Türkçenin bu tuhaf biçimi aldı onda. O, büyük ustaların (Dostoyevski’nin, Proust’un vs.) gölgesinden çıkamamaktan korkuyordu. Felaketle ve yıkımla gerçekten yüz yüze gelen insanın endişesi ise göstergeler imparatorluğunun anlam envanteri içerisinden şekillenmez; onun tek bir derdi vardır: Olayın kendisine ihanet etmeden olay hakkında konuşmanın bir yolunu bulmak.

Oğuz Atay bir dilin, Türkçenin sınırlarında geziniyordu elbette; ama genel olarak dilin, yani anlamlama üretimi olarak dil sisteminin sınırlarında değil. Bu ikincisinin tek tek dilleri aşan bir yanı var. Taşralılıktan trajedi çıkamayacağı için Oğuz Atay’ın edebiyatı komediyle karışıktır; belki tam da bu nedenle asıl tragedyaya odaklanmanın bir yolunu bulmak gerekiyordur. Ya da Marc Nicahian’ın muhteşem sorusuyla, “Eğer edebiyatın görevi dilin sınırlarını denemekse, bu denemeyi nerede yapmalı?” Yani kelimelerin bazı anlamlara gelmemesine işaret etmek yetmiyor; tam da o anlamlara gelemedikleri yerleri eşelemek, buralarda bir kazı çalışması başlatmak gerekiyor.

Sahi, her sözcüğünü, her ifadesini iliklerimdeki bir şiddet biçiminde deneyimlediğim bu Türkçe nasıl oluşmuştur? Hangi kıyımların, hangi yıkımların üzerini örtmek üzere devreye girmiş bir dildir bu? Bu dil, zaten bazı anlamlara gelmek için değil, ‘bazı’ anlamlara gelmemek için inşa edilmiş bir dil değil midir?

Yazarın diğer yazıları