Kemalizm’in taklidi olarak İslamcılık

Yirminci yüzyılın büyük siyaset düşünürleri, olağanüstü halin en normal durumlarda bile hep oralarda bir yerlerde olduğunu görmemizi sağlamışlardı. Ya kendi içkin çürüme potansiyelini kendi içinde taşıyan modern siyaset ya da doğru yere bakınca, en normal durumunda bile bir çıplak egemenlik icrasını asla bırakmayan, bu nedenle aslında gerçekte daimi bir olağanüstü hal içinde işleyebilen modern siyaset… Çünkü basit antagonizmaları değil ama gerçek çatışmaları dolayımlayacak, kuşatacak hiçbir etik uzam söz konusu değildi. Dolayısıyla klasik anlamıyla rıza üretiminin işlemez olduğu yerde devreye giren bir şiddet olarak egemen şiddet kavramsallaştırması da köklü bir dönüşüm geçiriyordu. Söz gelimi, klasik egemenlik teorisi içinde hukuk, egemen şiddeti perdeleyen bir şey olarak görülürken, sömürge deneyimleri, egemen şiddetin hiç de böylesi maskelemelere, perdelemelere, çıplak şiddeti birtakım ideolojik örtülere bezeme ihtiyacı duymadığı durumları yerleştiriyordu insanlığın deneyim envanterleri içerisine.

Dolayısıyla artık rıza üretemediği, yani ideolojik manipülasyonların iş görmediği yerde ve zamanda şiddete başvuran egemen iktidar biçimindeki formül de yerini başka bir formüle bırakıyordu: Rıza üretemediği için değil, çatışma halindeki gruplardan birinin rızasını üretmek için bir araç olarak şiddete başvuran egemen iktidar (burada artık şiddetin en çıplak biçimi söz konusudur; kendilerine her şeyin yapılabilir olduğu insanlar ile normal durumda sapıkça bulunacak şeyleri sapık damgası yemeden yapma imkanı bulan failler çıkar ortaya). Çünkü ilk formül, çatışan tarafların ortak bir ahlaki-etik zeminde buluşma imkanını varsayar. Gerçekten de modern Avrupa’nın şafağında böylesi bir zemin söz konusu da olmuştur; fakat yalnızca egemen güçler, yani devletler arasındaki çatışmalarda. İkinci formül ise kolektif öznelerden oluşan yeni türde bir köle-efendi diyalektiğini ortaya koyar. İnsan-dışı olarak kodlanmış insanlara yönelik şiddette açığa çıkan kirli, pornografik bir zevki toplumsallaştırır. Dolayısıyla buradaki şiddet, rıza üretimi aksadığı için ortaya çıkan bir şiddet değil; ortaklaşa bir zevkin cemaatini tesis eden, bizzat rıza üreten bir şiddettir. Bunun işleyebilmesi için gerçek bir çatışmanın varlığı zorunludur.

Gerçek bir çatışmayı hiçbir normun kuşatamayacağını ileri sürmüştüm yukarıda. Fakat özellikle de asimetrik bir çatışma durumu söz konusuysa, avantajlı tarafın ahlaki-normatif kuruluşunun negatif dayanağı haline gelir dezavantajlı grubun varlığı. Dolayısıyla şiddet kime yöneliyorsa, onun iradesini bir biçimde kırarak onun rızasını üretmek amacı ikincilleşir; daha ziyade söz konusu olan, bir başka ahlaki-siyasi topluluğun inşasıdır. Türk toplumundaki nefret hafızasının sürekli diri tutulmasının ve bu hafıza doğrultusunda da Kürtlere yönelik nefretin sürekli seferber edilmesinin bir nedeni de budur. Pozitif bir şeylerde buluşamayan bir insan topluluğunu bir nefrette, negatif bir şeyde buluşturarak toplumlaştırmak…

Tam olarak bu yeniden-toplumlaştırma girişimi nedeniyle mevcut İslamcı-Türkçü iktidar kendisini kurucu irade olarak tanımlamaya yeltenmişti. Elbette en çok kime hınç doluysa onu taklit ediyordu. Türk-Yunan İç Savaşı sonrasında kurulmuş bir devlet, bu negatif unsurları önünde hazır bulmuş; laik bir Cumhuriyet olma iddia ve çabasına karşın, Yunan ve Ermeni nefreti üzerine bina edilmiş bir toplumsallığın arayışına girmişti ki bu da ‘laik’ devletin kılcal damarlarına Sünni İslam’ın çok özel bir biçiminin zerk edilmesini zorunlu kılmıştı. Nefreti metafizik bakımdan kuşatmaya, çevrelemeye laik Türkçülüğün sembolik gücü yetmiyordu çünkü. Türkçü-İslamcı iktidar, bu türlü bir kuruluşu taklit etmekten öteye gidemediği için sahnenin tek eksiği olan ‘savaş’ boyutunu Kürtlere yönelik bir savaşla tesis etti. Nasıl ki laik iktidar hakkıyla laik olamadıysa, aynı döngüye sıkışmış İslamcı iktidar da hakkıyla Müslüman olamadı.

En nihayetinde Devlet zehri bulaşıcıdır. Üstelik iktidar denilen şey, sıvıdır; boşluk tanımaz, bütün çukurları doldurur. Dolayısıyla gerçekte bir kurucu-irade yok demektir. Sembolik tekrarlar, ayna imgeleri, kendi canavarlığını görüp de bunu başkası olarak işaret etme vs. söz konusu. Fakat yine de akışlarda bir ters yüz oluş var. Modern Cumhuriyet yasanın ihlalinin özel bir biçimi için dinsel alana başvuruyordu; kendi topluluğunu oluşturmuş olan modern İslamcılar ise dinsel yasadaki çok özel bir ihlal biçimi için Devlet’e başvuruyorlar. Böylelikle bütün dinsel alan gerçekte Devlet’in bekası adına seferber ediliyor; ona yedekleniyor.

Din adına devletin egemeni olma çabası ve arzusu, mutlak bir istisna, mutlak bir yasasızlık durumu yaratıyor. Bunu açık kılan olgulardan biri, örneğin hayatını kaybetmiş gerillalara yönelik muamelenin, onları ilahi hukukun da dışına atma çabası olması gerçeğidir. Yani her iki alanın da, hem ‘ilahi alanın’ hem ‘dünyevi alanın’ egemeni olma çabası… Yani ters yüz olmuş bir biçimde de olsa modern Türk Devletinin kuruluşu aynen yineleniyor; taklit ediliyor. Fakat bir iktidar ve bunun meşruiyeti gökten yere bir aktarımsallık içerisinde tahayyül ediliyor. Çağımızda buna yer açabilecek bir dünya söz konusu değil. Türkçü-İslamcı ideoloji uzun vadeli tarihsel planda, artık çözülmeye başlamış durumda.

Yazarın diğer yazıları