Kendi hikayelerinde bizi yazanlar

“İnsan o denli hassaslaşıyor ki kağıdın üzerine düşen gölgenin, kağıdı yaralayacağından korkuyor” diyor Walter Benjamin. Bazı gölgeler böyle yaraları besler lakin… Sözcüklerini bu yaralardan azade hassas bir incelikle kurmak ise büyük bir güç istiyor. Kendi hikayelerinde bizi bize rağmen yazanların direnişini anlamak ise bu gücün kaynağı durumunda. Bir kırlangıç hassasiyetiyle yaşamı dokuyan, yaşama dokunan ve bu bilinçle yananları anlamak için yüzümüzü içimize çevirmek gerek belki de…

Zira ürkek bir uçuş ile hayata doğru yol alan kırlangıç en çok boş gürültüden korkarmış. Yerin altında yerin üstünde kendini ait hissettiği yer neresiyse orada büyük bir emekle ince ince yaşamını kurarmış. Tozlu rafların arasında biriken anıların tortusundan, bataklığın üzerinde açan lotus çiçeğinin özünden, yer de yeşilin ya da kahverenginin arasından parlayan bir kırıntıdan, kurumuş bir ağacın kuytusunda yeniden açan yeşil bir dala düşen çiy damlasından. Ulaşılmazı daha da ulaşılmaz kılmak için hiç akla gelmeyen yerlerden toplarmış malzemelerini. Kürdistan’ın en güzel yerlerinden biri olan Kelaşîn’in hemen yanıbaşında olan kırlangıç tepesi bir kırlangıç yuvasıdır aynı zamanda. Zaman ve uzay düzlemine inat aradaki mesafeyi ortadan kaldıran, işlenmiş bir tepe çağrışımı yaratan yüzlerce yuva vardır orada. Ve bu yuvaların başında bekleyen yüzlerce kırlangıç…

Bulutlar gökyüzünü kaplamaya başladığı anda paniklemeye başlayan, gün batımına doğru içe çekilen, yağmur damlasının değdiği yerde üşüyen, kar beyazında titreyen kırlangıçların korkusu bunların her birisini haber veren en ufak bir gök gürültüsü olurmuş. O zaman orada oracıkta kalpleri korkudan titrermiş işte. Belki göç kervanına dizilip yeni yolculuklara doğru yol alırlar dersin, belki bir köşede içini kaplayan korkunun soğuk yüzü ile yüzleşmek gerek dersin, belki de hissettiği anda oradan kaçıp gitmesi en iyisidir dersin. Ama onlar bunu yapamazlar işte. Her halükarda orada içlerindeki o korku ile yüzleşmek, içlerindeki cenazeleri kaldırmak zorundadırlar. Ve bunu yapamadıkları için de kalpleri duruncaya kadar titremeye devam eder hep.

Ya da Virginia Woolf’un en büyük korkusunun, “Ya doğru sözcüğü bulamazsam” serzenişi olması tesadüf olmasa gerek. “Kendi varlığının sesi olmak” için direnen ve sonunda pes eden Virginia’nın aradığı sözcük neydi peki? Ya da daha nice insanın aradığı? Doğru sözcük kitapların satır aralarında, şarkıların ezgilerinde ya da yolların ufka kayıtlı güzergahlarında bir yerdedir belki. Ama kendi hikayelerinde bizi yazanların böyle bir lüksü yok. Leyla Güven kendi hikayesinde bunun cevabının “direniş” olduğunu anlatıyor bize. Ve kendi hikayesinde bizim hikayemizi yazıyor. Ama bunu anlamakta ve gereğini yapmakta zorlanıyoruz. Neden?

Şimdi Amed’de Leyla Güven’in pes etmeyen beyninde, Hewlêr’de Nasır Yağız’ın tutunduğu hayallerinde, zindanların duvarlarını aşan seslerin coşkusunda, Strasbourg’ta, Galler’de, Toronto’da, Kassel’de, Mahmur’da, Viyana’da ve dünyanın daha nice yerinde yükselen ezgiyi anlamayışımızın ve koruyamayışımızın nedeni içimizdeki korkular olabilir mi? Ya da pişkin ve düşkün olan çağımızın yaşamı üç işleme odaklayan felsefesine övgüler dizen, onunla mutlu olan dünyalarımız bunun cevabı olabilir mi? Yaşamın anlamını bir sahip olma arzusu ile kıskıvrak yakalayan ve sahi anlamları biriktirenleri değersizleştirmekten, sıradanlaştırmaktan imtina etmeyenler olabilir mi? Ya da kahramanlığı ölümüyle değil yaşam direnciyle anlatan, yaşayan ve ütopyayı gerçek kılan Leyla Güven’in ve arkadaşlarının yaşamasının bizim yaşamımız olacağının farkında olmayan dünyalarımız olabilir mi?

Yazarın diğer yazıları