Kendi yurdunda mülteci olmak

Ömrünü heybesinde taşıyan bir münzevi düşünün. Huzurunu kendi uçurumuna yaslanmasından alan… Ya da mutluluğu an’da arayan… Denize vuran gölgesinden hayatı temaşe eden… Çağın bir bir dökülen anlamlarına inatla direnen… Umutla, emekle, felsefeyle en çok da yürekle direnen…

Sonra denizin perçemini görmüş bir rıhtımdan yalnızlığa ve kimsesizliğe yol alan bir mülteciyi düşünün… Efsunkar bir rıhtıma doğru yol aldığını sanan… Yol aldıkça topraktaki köklerinden uzaklaşan… Uzaklaştıkça kendine yabancılaşan… Yabancılaşmanın bir tür ölüm olduğunu bilmeyen… Sonsuz bir kimsesizliğe sürüklendiğinin farkında olmayan…

Çağrışımdan öte birbirine çıkan iki sözcük, mülteci ve münzevi… Biri zorunlu diğeri gönüllü bir varolma biçimi… Her iki sözcüğe en çok meyl edenler ise kendi yurdunda mülteci olanlar belki…

Yaraları tercihten değil tenkilden gelir mültecilerin… Bir kökünden koparma, toprağına yabancılaştırma, nefesiz bırakma yöntemidir mültecilik. Kendi yurdunda sınırlara mahkum olma, toprağında kimsesiz yatma, elma kokusunun tedirginliğiyle havasını soluyamama halidir mültecilik… Yarası derin bir yalnızlıktır yaşadığı… Hiçbir toprağa yerleşemeyen bir yalnızlık… Ya da hiçbir kalpte yer bulamayan… Toprağa yerleşemeyenlerin yüreğe yerleşmesi zor lakin… Ya da yüreğe yerleşemeyenlerin toprağa yerleşmesi… Kendi yurdunda mülteci olanların yerleşmesi ise daha zor… Münzevinin yüreğinde illegal bir mülteciliktir yaşadığı… Kendi uçurumuna yaslanan… Geleceğini adayan…

Lakin tercihi ile yaralarını sağaltmaya meyillidir münzevi… Yaralarını sağalttıkça yerleşmeyi umut eder… Bazan bir deniz kıyısına… Bazan Dicle’yi ikiye bölen ay ışığının bıraktığı yakamoz izine… Bazen de toprağının bilgeliğini kuşanmış bir yüreğin kuytu bir köşesine… Zira bir uçurum terkisinde yalnızlığa yol alır mülteci… Kırık kirpikleri ile çölün tozuna dayanmanın yolunu bulur belki… Tütün yaprağının kokusu, narın taneleri, zeytin zamanını bekleyen kadınların hazırlığını yükler bu çöl yalnızlığına… Münzevi olmak biraz da çöl yalnızlığında serabını yitirmemektir belki de kim bilir…

Kendi yurdunda mülteci olanların uzun yolculuklarda yaşadığı münzevilik vardır birde… Yıldızlara uğurladığı küçük kardeşinin silüetini taşıyan Egit’in gözlerine bir gözyaşı bırakan kadının hüznü mesela… Hüznü kucaklayan heyecanın adı olan küçük kardeşler… Ve en çok özlenen küçük kardeşler… Uğruna ömürler feda edilen… Her nefeste derin bir iç çekişe eşlik eden…

Dicle’yi ikiye bölen ay ışığına bakan bir annenin gözlerinin terkisinde biriktirdiği umut ve de endişedir ya da… Üç yaşındaki kızı Arya’nın elinde tuttuğu kırmızı terliklerinden süzülen bir aidiyet duygusu ya da… Sevdiği yüreğin toprağında nefes arayan bir insanın kimsesiz yalnızlığıdır ya da…

Evet mülteci bir yaradır kanayan… Münzeviliğe yaslanan… Kendi toprağında kendine yabancılaşan… Çağın vicdan sepetinde yer bulamayan… Bir kutunun içinden temaşe edilen… Acıları durmadan çoğalan… Mutlulukları bir bir eksilen… Eksildikçe kendinden uzaklara yol alan… Dünyanın en güzel insanlarına en acımasız bir şekilde kıyan bir çağa tanıklık eden… Geliyê Tiyare’de, Cizre’de, Efrîn’de bedenlerinin toprağa karışmasına izin verilmeyen canların havaya karışan umutlarıdır içimizdeki yamaçlara yol alan… Kendi yurdunda mülteci olmak en çok da toprağında kimsesiz yatmaktır işte… Mülteci bir yürekte illegal bir münzevi olmadan yaşamayı başarmak gerek belki de… Severek, inanarak, vazgeçmeyerek ve en çok da mücadele ederek…

Yazarın diğer yazıları