Kesintisiz darbe süreci

 Türkiye’de bir bütün olarak kalıcı bir diktatörlük inşası büyük güçle sürdürülüyor. Oysa geçmişte şöyle işlerdi diktatörlük-demokrasi sarkacı: İki nisbî demokratik dönem arası askeri diktatörlük ile kesintiye uğrardı. Şimdiyse bu sarkaç her günü askeri-polisiye diktatörlük olarak yaşayacağımız faşist bir diktatörlük yönünde kuvvetle savruluyor.

Anti emperyalizm ve Kürt düşmanlığı III

ZABEL MİRKAN

‘Türkiye’de bir bütün olarak kalıcı bir diktatörlük inşası büyük güçle sürdürülüyor. Oysa geçmişte şöyle işlerdi diktatörlük-demokrasi sarkacı: İki nisbî demokratik dönem arası askeri diktatörlük ile kesintiye uğrardı. Şimdiyse bu sarkaç her günü askeri-polisiye diktatörlük olarak yaşayacağımız faşist bir diktatörlük yönünde kuvvetle savruluyor.’’ HDP Onursal Başkanı Ertuğrul Kürkçü şu an yaşadığımız süreci böyle tanımlıyor. Kürkçü ile söyleşimizin üçüncü bölümünde Türkiye’deki anti emperyalist ve devrimci mücadelenin seyri, yargı, meclis ve insan hakları alanındaki gelişmeleri konuştuk.

Türkiye’deki anti emperyalist ve devrimci mücadelenin bugünkü seyri nasıl? Geçmişte Kürdistan’da ve Kürtler arasında bir karşılığı olmuş muydu? Bugün Türkiye ve Kürdistan’daki mücadelelerin böyle bir bağlamı var mı?

1960’lar ve 1970’ler başının anti emperyalist mücadelesi iki bağlama oturuyordu. Bunlardan ilki Asya, Afrika ve Latin Amerika kurtuluş hareketlerinin çok büyük bir momentum kazanmış olmasıydı. Küba Devriminin etkileri bütün Latin Amerika’ya ışınlanıyordu. Küba Devrimini tekrarlamak Latin Amerika’da solu ve işçi sınıf kadar orta sınıflar ve aydınlar için de önemli bir idealdi. İkincisi Küba Devrimi’nin anti emperyalist karakteriydi. ABD’nin burnunun dibinde, eski bir Amerikan sömürgesinde bir “sosyalist” düzen kurulmuş olması, başlangıçta da tartıştığımız anti kapitalist karakteri belirgin bir anti emperyalist yaklaşımı öne çıkardı.

Küba örneği anti emperyalist mücadelenin sosyalist devrimle tamamlanması zorunluluğu bakımından muazzam bir manevi bir güce sahipti. Uzakdoğu’da, Çinhindi’nde, Vietnam’da özellikle Ho Chi Minh önderliğinde yürüyen Güney Vietnam’ın, ABD’nin egemenliğinden kurtarılarak Kuzey ile birleştirilmesi için açılan mücadele de sadece Vietnam’la sınırlı kalmıyor; Komboçya ve Laos’u da etkisi altına alarak Vietnam sosyalist devrimini dalgalar halinde bütün Çinhindi alt kıtasına taşıyordu; etkileri Filipinler’e, Endonezya’ya kadar uzanıyordu.

Üçüncüsü Filistin’de, İsrail istilası ve ABD’nin İsrail eksenli Ortadoğu siyasetlerine karşı bütün Arap dünyasını kat eden son derece güçlü bir direniş vardı. O sıralarda Suriye’de, Mısır’da, Irak’ta, Libya’da kısmen Sudan’da ortaya çıkan, özellikle askerler öncülüğünde Britanya, Fransa, İngiltere, ABD hakimiyetine karşı Nasır’ın Mısır’da gerçekleştirdiğine örnek alan, silahlı kuvvetlerin radikal unsurları öncülüğünde anti emperyalist müdahaleler ve rejim değişiklikleri dalgaları birbirini izliyordu.

Bunların Türkiye’de de çeşitli toplumsal kesimlerde değişik yankıları oldu. Arap ülkelerindeki askeri müdahaleler, Silahlı Kuvvetler’in özellikle genç ve orta kademeleri üzerinde çok güçlü etki yarattı. Latin Amerika’daki özgürlük mücadeleleri ve gerilla harbi öğrenci gençlik hareketi, yani bizim hareketimiz üzerinde kalıcı etkiler yarattı. Filistin mücadelesi öte yandan pratik bir uluslararası mücadele kanalı da açtı. Yanıbaşımızda sürmekte olan mücadele bir fedai hareketin pek âlâ mümkün olduğuna dair somut örneklerle ilerlerken, herhangi bir politik merkeze bağlı olmayan Antepli, Urfalı, Hataylı gençler kendiliğinden Filistin direnişine katılmaya başladılar. 1960’lar sonu ve 70’ler başı arasındaki birkaç yıl içerisinde üniversite öğrencileri Filistin’e doğru akmaya başladı.

Nihayet 68 devrimci dalgası bütün Avrupa’da da metropole dönük bir anti emperyalist dinamiği harekete geçirdi. 68 baharı boyunca ayaklanan öğrenciler ellerinde Ho Şi Min ve Che Guevara posterleriyle sokaklara çıktılar. Öğrenci hareketi dalgası alçalırken de Batı Avrupa’da kıtanın kapitalizmden özgürleşmesi için emperyalizmin çevre ülkelerde devrimlerle kuşatılmasını, merkez devletlerin krizlerle sarsılmasını hedefleyen şehir gerillası stratejileri gündeme geldi. Almanya’da Kızıl Ordu Fraksiyonu, İtalya’da Kızıl Tugaylar, Fransa’da belirip ortadan kaybolan silahlı hareketler Avrupa’nın büyük devletlerini uzun süre uğraştırdı.

Bugün geriye dönüp baktığımızda 1970’lerin dünyasında Silahlı Kuvvetler gençliği arasında gündelik bir gerçeklik olan devrimcilik şimdi hayal gibi geliyor; ama o günlerde devrimci bir genç subayla karşılaşmak pek de olağan dışı sayılmazdı. Bugün bir üniformalı devrimci sanki uzaydan gelen biri gibidir. Ama bunlardan biri -havacı teğmen Saffet Alp- Kızıldere’de can vermiş, yüzlercesi sıkıyönetim mahkemelerinde “proleter devrimci örgüt” üyesi olarak yargılanmış, ordudan ihraç edilmişlerdi. Araya dünyalar ve çağlar girmiş. Haliyle Türkiye’yi yönetenler bu kademeleri berhava etmek için 30 yıl aralıksız çalıştılar.

Kontra “sivil”  faşist hareket yaratıldı

Başta da belirttiğim gibi Türkiye’de özellikle Mahir Çayan’ın formüle ettiği şekilde anti emperyalist mücadele hem içeride sermaye sınıfına karşı konumlanan, hem de sistemin oligarşik tabiatı gereği ülkenin kendi ordularınca işgaliyle -”gizli işgal”- mücadele edecek bir stratejiyle yürütülmeye çalışıldı. İçeride bir anti emperyalist mücadelenin başlayabilmesi sınıf mücadelesinin de tetiklenmesini gerektiriyordu.

Nihayet solun değişik kesimleri uluslararası komünist hareketteki çeşitli modelleri kendi faaliyetine göre biçimlendirdi ve Türkiye’de birkaç koldan yürüyen büyük bir anti emperyalist dalga oluştu. Adalet Partisi’nin kötü yönetiminin, eş-dost kapitalizminin, kayırmacılığın, yozlaşmanın, bölgesel dengesizliğin, devletin açıkça sermaye sahiplerinin tarafını tutmasının halkın gözünde apaçık, örtüsüzce ortaya dökülmüş olması bu yöndeki anti emperyalist çıkışların topluma çok hızlı bir şekilde akmasını sağladı ve büyük bir karşılık buldu.

Bu dalga 12 Mart askeri müdahalesiyle ezilirken toplumun vicdanında bu başkaldırıya dönük büyük bir sempati doğmuş ve değerleri paylaşılmaya başlamıştı bile. Bu dönem hakikaten Türkiye’de anti emperyalizmin ve devrimciliğin altın çağıdır. Ne yazık ki böyle kalmadı. Hareket sadece askeri müdahaleyle  ezilmekle kalmadı; toplumsal dalganın da önüne büyük dalgakıranlar konuldu. Toplumu yarmak ve devrimci hareketin çekim alanına girmiş olan kitleleri şiddet ile dağıtmak için bir kontra “sivil”  faşist hareket yaratıldı. Bugün iktidar ortağı MHP bu hareketin genel karargâhıydı. Bugünün MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 12 Eylül MHP Davası iddianamesinde arabasıyla silah nakleden bir üniversite asistanı olarak karşımıza çıkıyordu. Böylelikle, devlet aygıtının beslediği “siviller”, kontrgerilla marifetiyle devrimci hareketi silahlı bir boy ölçüşmesinin içine sürüklemeyi kısmen başardılar. Anti emperyalist dalganın yarattığı toplumsal ortaklık duygusu yıkıldı. Ezilenler ve emekçiler, faşistler ve devrimciler olarak iki kamp arasında dağıldılar. Bu kamplaşma kısa zamanda ağır bir bilanço ortaya çıkardı. 1974 ile 12 Eylül 1980 arasında yaklaşık 6 bin insan iç çatışmalarda hayatını kaybetti.

Kürtlerin manevra alanı

Bu gelişmelerin Kürtlerin yaşamını ve mücadelesini etkilememesi düşünülemezdi. Sosyal hareket bir yandan, silahlı mücadele öte yandan Kürtlere de kendi modellerini oluşturmaları doğrultusunda yeni esin kaynakları yarattı. Aslında Kürtlerin bugünkü özgürlük mücadelesinin tohumları bu kavga sırasında atıldı. Bugünle kıyasladığımız zaman 60’lar sonu, 70’ler başı ve 70’ler sonuna kadar geçen 20 yıllık süre içerisinde Türkiye’de toplumun neredeyse bir ucundan öteki ucuna kadar sınıf mücadelesinden, sosyal, devrimci ve anti emperyalist mücadele imbiğinden geçtiğini ve herkesin bu mücadeleden iyi-kötü kendine düşen payı aldığını söyleyebiliriz.

Bugün sürece başka bir boyut da eklendi: Siyasi İslâm. Din ile maddi çıkarın siyasi İslamın iktidarında birbirine bağlanmış olması, yoksulların ve emekçilerin önemli bir bölümünü iktidar ağları içine hapsetti. Tarihsel olarak anti kapitalist ve anti emperyalist mücadelenin tabanında yer alması beklenebilecek emekçilerin muhalefetini erozyona uğrattı. Devrimci hareket hâlâ bu büyük açığı telafi edebilmiş değil. 1990’ların ikinci yarısından beri bu yöndeki toparlanma eğilimleri şu an HDP’de ifadesini buluyor. HDP bu açıdan bütün bu eğilimlerin kesiştiği ve toplumsal gerçeklikleriyle buluştukları önemli bir politik dinamik olarak, bütün bu dönemlerin ortak deneyimini bir siyasi çizgiye tercüme gayretinde. Bunda kısmen de başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu mücadele artık başlıbaşına bir anti emperyalist mücadele süreci olmaktan çok onu da içeren bir toplumsal özgürlük mücadelesi süreci. Burada dış dinamikler mücadelenin söylem ve karakterini belirlemek bakımından eskisi kadar tayin edici bir rol oynamıyor.

ABD, Irak ve Suriye’deki müdahaleleri dolayısıyla hâlâ emperyalist sistemin en önemli gücü olarak görülüyor Türkiye’de. Bunun da az evvel konuştuğumuz gibi güncel mücadeleler bağlamında çapraşık sonuçları var. ABD bölgede son derece yıkıcı bir rol oynamasına rağmen özellikle IŞİD’e karşı sürdürdüğü sistematik yok etme stratejisiyle Irak ve Suriye’de Kürtlerin özgürlüklerini tehdit eden Arap hükümetleri karşısında bir ağırlık merkezi yaratıyor ve dolayısıyla çelişik sonuçlara yol açıyor. Bir yandan IŞİD ve El-Kaide’nin önünü keserek öte yandan da merkezi devletleri sınırlayarak Kürtlerin hareket sahasını genişletiyor. Bu da Kürt Hareketi’nin özellikle Irak ve Suriye’de anti emperyalizmden çok insan hakları, demokrasi ve eksenli bir söyleme müracaat etmesi sonucunu yaratıyor.

1970’lerle karşılaştıracak olursak, Türkiye’de tanımlar, hareket doğrultuları ve ilişkiler 1960’lar, 70’ler ve 80’lerdeki gibi kitlesel ve yekpare değil, parçalı. Yeni bir durum var ve bu durum Kürtlerin kendi özgürlük mücadelelerini kendi inisiyatifleriyle sürdürmeleri için bir manevra alanı yaratıyor. Ama bunun bir de paradoksal sonucu var. Kürtler Kuzey’de “ayrı devlet” değil, “ortak vatan” hedefiyle mücadele yürütseler de yeni güç denklemi merkezi devlete Türkiye’nin Batısıyla Kürdistan arasında da duygu beraberliği oluşmasının önünü kesmek için manevra olanakları sağlıyor. Bu çelişkiyi aşmak bakımından şu an en işlevli politik aktör HDP. HDP hem genel seçimler hem yerel seçimlerde bu rolünü başarıyla oynadı. Diktatörlüğün HDP’yi yıkma, ortadan kaldırma çabalarının gerisindeki en önemli dinamiklerden birisi de bu zaten.

1971’de sıkı yönetim mahkemesinde yargılandınız, önce idama sonra ağırlaştırılmış müebbete mahkûm oldunuz, 14 yıl tutsaklıktan sonra afla çıktınız. Türkiye’de hukuk, insan hakları ve siyaset ilişkisinde değişen ya da iyiye giden bir şey var mı?

Türkiye’de iyiye giden ya da hâlâ eskisi kadar kötüleştirilememiş tek şey geçmişte muhalefeti suçlamak ve mahkûm etmek için delil üretmek adına başvurulan en önemli vasıta olan sistematik işkencenin, eskiye nispetle epeyce seyrelmiş olması. Bunu da büyük bir ihtiyatla söylediğimin altını çizmeliyim. Kaba polis vahşetinin kimi yıkıcı sonuçlarını pek çok yerde görüyoruz, polis tarafından “kaçarken vuruldu” denilerek öldürülenlerin sayısının ne kadar yüksek olduğunun farkındayız. İnsanların silahlı bir hareketin bir parçası olmadıkları halde, özellikle Kürdistan’da şiddetle tenkil edilmeye çalışıldığını biliyoruz, görüyoruz. Bunları akılda tutarak ve yine tüm bunlara rağmen, siyasi davalarda yargılananlar açısından eskiden işkenceye uğramamış olmak istisna iken, işkencenin bugün siyasi kovuşturmanın temel delil sağlama yöntemi olmadığını, rutin içerisinde yer almadığını görüyoruz.

Bununla birlikte işkence özel harbin konusu olan her noktada da eskisinden çok daha kudurmuş bir şekilde gündemde. İnsanların evlerinden kaçırıldıklarını, başka ülkelerden getirilip bilinmeyen yerlerde aylarca işkenceye maruz kaldıklarını biliyoruz. Yargılama süreçlerinin kendilerinin işkenceye dönüşmüş olduğunun da farkındayız; fakat netice olarak siyasi kovuşturmalardan cezaevlerine girenler arasında “elektrik verildi, falaka tatbik edildi, Filistin askısına gerdiler” diyenlerin sayısının nispeten azaldığını söylemek mümkün. Ne var ki, 15 Temmuz’dan itibaren bundan da geriye doğru gidilmekte olduğunu görüyoruz. Çatışma bölgelerinde ise her türlü vahşetin devam ettiğini biliyoruz. Tutuklama yerine infazın, işkence altında sorgulamaların, sadece sanıkların ya da şüphelilerin değil aynı zamanda bütün aile efradının baskı ve zora maruz bırakıldığı bir kontra faaliyetin, temel faaliyet biçimi olarak süregittiğinin farkındayız.

Gene de kötüye gidişi en etkili şekilde görebileceğimiz alanların başında polis değil yargı geliyor. Bundan 50 yıl önce Başbakan Süleyman Demirel şöyle yakınırdı: “Biz tutukluyoruz, yargıçlar bırakıyor, bu yargıçlar oldukça Türkiye’de komünizmle mücadele edilemez.” Oysa yargıçlar sadece standardı uyguluyorlardı. Belli bir ideolojik bakış açısından hareketle değil; delil var mı yok mu, suç ne, iddia ne ona bakıyorlardı. Kamu vicdanı denilen şey de ister istemez yargıçları kuşatıyordu. Gençlerin, öğrencilerin, toplumsal taleplerle yürüyenlerin haklılığı duygusu elbette yargıçları da etkisi altında tutuyordu. Özetle bugüne göre  yargının iktidardan nispeten bağımsız olduğunu söylemek mümkündü.

Hukuk bir yana, kanun devleti bile değil

İkinci olarak, öngörülebilirlik açısından kuralların işlediğini bilirdiniz, başınıza ne geleceği konusunda bugüne göre daha açık bir fikre sahiptiniz. Örneğin bir gösteride gözaltına alınmışsanız, 24 saat sonra bırakılacağınızı bilirdiniz, çünkü hepsi bu kadardı. Ama bugün bir sebeple gözaltına alınan herkesin kendisini başka başka iddialar ile hakim önünde ve hapishanede bulmayacağının güvencesi yok. Daha önemlisi içeri girdiğiniz zaman hangi şartlarda kalacağınızı ve nasıl çıkacağınızı da öngöremezsiniz. Örneğin Ahmet Altan. Dünyada başka kim, yazı yazdığı için müebbet hapse mahkûm olabileceğini öngörebilir? Hukuk devleti bir yana kalsın, kanun devletinde olduğumuz dahi söylenemez.

Bizlerin milletvekiliği dokunulmazlıklarının kaldırılması da böyle. Eskiden böyle bir meclis düşünemezdiniz: Yani meclis milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırma usulü için anayasayı değiştirsin, sonra bu değişikliği geriye doğru uygulasın ve buna karşı kimsenin elinden bir şey gelemesin. Bu karar eskiden Anayasa Mahkemesi’nden anında dönerdi. Bunun Anayasa Mahkemesinden geçmeyeceğini öngörebilirdiniz. Ama bugün Bahçeli Anayasa Mahkemesine emir veriyor, o da tutmazsa yerel mahkemeye “Anayasa Mahkemesi kararına uyma” diye talimat yolluyor. Tanzimat’tan bu yana en korkunç dönemlerden birini yaşıyoruz. Meclis bütçe hakkını, kendini kral ilân etmiş olan bir adama gönüllü olarak teslim etti, bundan daha kötü ne olabilir? Bütçe hakkı olmayan bir meclisimiz var artık. Yasama gücünü yürütmeyle paylaşan ve bundan gurur duyan bir meclisimiz var. Oysa Meclis geçmişten beri, halkın güç ve çıkar taleplerini egemen sınıflara bir şekilde dayattığı bir zemindi. “Ben sana oy vereceğim ama sen bana ne vereceksin” pazarlığına artık gerek yok. Çünkü yeni normale göre artık AKP’li olmayan kimse kayırılmayacak.

Yargının bir silaha dönüşmüş olması bugünün en önemli açmazıdır. Bugün emniyetin işkenceye yaygın olarak tevessül etmeyişi de zaten işkenceyle yapacak olduğu işi yargının yapacağına duyduğu güvenle ilgili. Hiçbir şey yapmasına gerek yok. Gözaltına aldığı şüphelinin sırf yazı yazdığı için müebbet hapisle cezalandırılacağından o kadar emin ki, ona işkence edip “devleti yıkacaktım” diye itiraf üretmesine gerek yok. Gerçi bugün kısmi çelişkiler ortaya çıkmaya başladı gidişatta. Ama asıl doğrultu kötüye doğru.

Faşist diktatörlüğe doğru

Demokratik alan eskiden Kürtler için tamamen kapalıydı, Özal döneminden başlayarak kısmen açılmıştı; fakat buradan da büyük bir hızla geriye doğru gidiliyor. Sol için aynı şekilde, demokratik alan kapatılıyor. Türkiye’de bir bütün olarak kalıcı bir diktatörlük inşası büyük güçle sürdürülüyor. Oysa geçmişte şöyle işlerdi diktatörlük-demokrasi sarkacı: İki nisbî demokratik dönem arası askeri diktatörlük ile kesintiye uğrardı. Şimdiyse bu sarkaç her günü askeri-polisiye diktatörlük olarak yaşayacağımız faşist bir diktatörlük yönünde kuvvetle savruluyor.

Diktatörlüğün zaafının ortaya çıktığı bu dönemde, diktatörlüğü aşmak için bir imkân olarak parlamentoyu kullanma fikri halk arasında hâlâ yaygın; fakat mevcut parlamento, parlamenter bir rejimin parlamentosu değil. Eskisi de ahım şahım değildi ancak bugün halk ona fiilen başka bir karakter kazandırırsa belki işleyebilecek olan ama esasen Meşrutiyet parlamentosundan çok daha aciz kılınmış bir parlamento var. Dolayısıyla hukuka, parlamentoya, üniversiteye, gündelik hayata bakınca her şeyin kurallar ve kurumlar itibarıyla geriye doğru gittiğini, çöktüğünü, dağıldığını görebiliriz. Ancak bu durum karamsarlığa yol açmamalı, bence toplum çok büyük bir güçle bunları aşacak potansiyelleri yaratıyor. Kadın hareketi Türkiye’de muazzam bir değişim dinamiği olarak iş görüyor. Kürt Hareketi diğer demokratik güçlerle birleşerek çok önemli bir demokratik momentum yaratıyor ve bunu muhafaza ediyor. Bunun etkisi bugün de güçlü bir biçimde sürüyor. Gezi İsyanıyla birlikte büyük kentlerde kent hakkı bilinci ete kemiğe büründü ve gelişiyor. Ekolojik bir meydan okuma kırlarda yayılıyor. Kürdistan’da bütün zulme ve sömürgeci uygulamalara rağmen, halk siyasal tutumunu kararlılıkla koruyor, basiretle durumu değerlendiriyor ve ne zaman fikri sorulsa diktatörlüğe “Hayır” demeye devam ediyor.

O açıdan, evet hukuk, devlet ve siyaset alanındaki çöküşe karşılık toplum, kültür ve sınıf mücadelesi ya da sosyal mücadele dinamikleri açısından eskiye göre daha kararlı, direngen ve istikrarla ileriye doğru giden bir potansiyel gösteriyor. Bunun önümüzdeki dönemde kalıcı sonuçları olacağını ve diktatörlüğe doğru rejim değişikliği hamlesine demokratik bir rejim değişikliği atılımıyla cevap verileceğini ümit ediyorum.

Yarın: HDP ne yapmalı?

Yazarın diğer yazıları

    None Found