Keyfiyet Duvarları

Geçtiğimiz hafta ABD’nin dünya politikalarının giderek daha saldırgan bir hal alacağını yazmıştım. Oradan devam edecek olursak ABD bu hafta “yaptırımlar” etrafında dönen ama geçmişe göre çok daha kararlı bazı adımlar atmaya başladı.

Venezuela’ya dönük “askeri seçenek” tartışması halen devam ediyor. Emperyalist hiyerarşi içerisinde ABD ile bir “eşitler dialogu” istemekte ısrarlı olan Rusya, bu konuda doğrudan taraf olduğunun altını Dışişleri Bakanı Lavrov’un ağzından “Böyle bir senaryoya ihtimal vermek istemem” diyerek çiziyor. Geçen hafta Pompeo’nun Güney Amerika turu sırasındaki Venezuela, Nikaragua ve Küba’ya dönük tehdit edici sözleri de uygulamaya geçti. Amerikan yönetimi “sosyalizmin yardakçıları” diye nitelediği bu ülkelere karşı yeni yaptırımları devreye soktu. Bunlar arasında finansal engellemelerin yanı sıra Küba’da yakınları olmayan Amerikalıların bu ülkeye seyahatinin yasaklanması gibi şeyler de var. Bu yapılanların elbette “demokrasi götürmek” türünden herhangi bir uydurmayla alakasının olmadığının fazlasıyla bilincinde olan ABD yönetimi bölgede hegemonya kurmakta ısrarlı.

İçerde Mueller raporunun sıkıntısını bir türlü atlatamayan Trump’ın ekibi Ortadoğu politikalarında ise “yeni maceralar”a kapı açmakta tereddüt etmedi. İran’a yönelik yaptırımlar kapsamında gündemde olan aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 8 ülkenin İran’dan petrol ithalatı ile ilgili muafiyetinin 1 Mayıs itibarıyla sonlanacağı açıklandı. Bu uygulama ne kadar karşılık bulur ayrı mesele fakat petrol fiyatları açıklama sonrası hızla tırmanışa geçti, ham petrolün varil fiyatı yüzde 3,3 yükselerek 74 dolar oldu. Böylece petrol fiyatları Kasım 2018’den beri en yüksek seviyesine çıktı.

ABD açısından hedef “İran’ın petrol gelirini sıfırlamak” olarak gösterilirken bunun birçok yan “kazancı”nın da olacağı aşikar. Bunlardan biri geçen yıl ham petrol ihracatını artırarak günlük ortalama 2 milyon varile yükselten ABD’ye yeni rekorlar kırdırmak olabilir. Geçen yıl ABD, Rusya ve Irak’ın ardından 3. petrol ihracatçısı ülke konumuna gelmişti. Muafiyetin kaldırılmasından sonra petrol ithalatı sıkıntısı çekmesi beklenen bazı ülkeler kaçınılmaz olarak ABD’nin kapısını çalacak. Bu onlara pahalıya patlayacağı için yeni ekonomik krizlerin tetiklenmesi de kaçınılmaz. İran’dan petrol almaya devam etmeleri halinde ise ABD’nin finansal sisteminden dışlanma sorunuyla karşı karşıya gelecekler.

Muafiyet iptalinden olumsuz yönde etkilenmesi (Rusya’ya enerji alanında da bağımlılığının artması kaçınılmaz olan) Türkiye’deki mevcut dikta yönetiminin bir kanadı Washington’da yalvarsa da liderlerinin ikbalini Rusya’ya bağlanması sebebiyle bir türlü (Kuzey Doğu Suriye’nin işgaline teşvik edilmelerine rağmen) ABD ile pazarlığı ilerletemiyorlar. Ekonomik krizin kaçınılmazlığına, yeni yaptırımların da ilave edildiği koşullarda (Hele hele bu bir de ABD nezdinde Ermeni Soykırımı’nın tanınması kararının eşliğinde gerçekleşirse) Türkiye’de büyük bir çalkantı yaşanması kaçınılmaz. İktidar bloku içindeki çeşitli kesimler kendi bekaları için ve nihayetinde ABD ile uzlaşmak üzere her tür arayışa girebilir. Kılıçdaroğlu’na yönelik saldırı bunun bir parçasıydı.

İncirlik’teki nükleer başlıkların belli bir süre önce Romanya’ya taşındığına ilişkin iddialar eğer doğruysa Rus basının “NATO’daki adamımız” diye Erdoğan hakkında yaptığı değerlendirmelerin ABD açısından da kabullenilen bir “gerçek” olduğu görülebilir. Fakat sonuçta ABD-NATO bütünüyle Türkiye’yi gözden çıkarmış değil, bunu bir “geçici tedbir” olarak yorumlamak gerekiyor. İhanet içinde diye düşündükleri adamlarını ise “deliğe süpürme”nin her halükarda bir yolunu arayacaklardır. Fakat her iki tarafın pragmatistliğinin sonsuzluğu yine de “yeni uzlaşmalara” ön ayak olabilir. Burada tabii asıl sorun gelişebilecek devrimci-demokratik bir hareketin değişime damga vurup vuramayacağı…

Sri Lanka’da yapılan bombalı saldırılara gelince (failin kim olduğu açık olmasa da) olayın ABD’nin özel katkılarıyla sahnelenen postmodern karakterli yeniden paylaşım savaşının yarattığı zehirli atmosferin bir uzantısı olduğu aşikar. Zaten burada sorun kimin yaptığı değil bazıları haber bile olmayan katliamları nasıl da sıradan bir biçimde kabullendiğimiz, kanıksadığımız. Savaşın taraflarının “ortak bir insanlık hukuku” gibi artık çoğu kişiye fazlasıyla naif gelen şeyleri bir hayli geride bıraktıkları biliniyor. Özellikle Trump yönetimi için “keyfiyet” hukukun ta kendisi. Fakat bütün bunlar ahmaklık yüklü, çünkü istediğiniz kadar keyfiyet duvarları örün zehirli bir atmosferden kimse kaçamaz…

Yazarın diğer yazıları