Kibrin röntgeni Batı’nın karesi

Bu kibir Ortadoğulularla pek de sevimli sayılmayacak karşılaşmalar yaşayan ve yaşam disiplinleri sarsılan tüm batı toplumlarının kibri aslında. Ve bu üstenciliğe beyaz perdeden bakmak hakikati değiştirmiyor. Bu kibrin yerine empati kelimesini uygun görenler de var elbette; empati dendiğinde ters giden birşeyleri daha da normalleştiriyor, “şey” kıvamında bırakıyoruz sanki.

Ama sinema, kurgusal da olsa gıdasını sokaktan alıyor netice de.

İsveçli yönetmen Magnus Gertten “Kendi deneyimlerimiz dışındaki bir durumla bağlantı kurmanın zorluğunu neden şaşırtıcı buluyoruz ki?” diye soruyor. Bir başka İsveçli yönetmen, Ruben Östlund’un Altın Palmiye aldığı filmi The Square-Alan ya da Kare’den çıktığımızda, “şimdi bu film tam olarak neyin itirafı?” diye sorduk bizde.

Kendisini övgüye boğan tüm metinlerde “İsveçli hiciv ustası” olarak söz edilmesinden hoşnut bir hali var Östlund’un. O herşeyin pürüzsüz olduğu sanrısıyla yaşayan ve kendilerine benzemeyenlerle aynı havayı soludukları gerçeğinden kaçan yerlilerin-yabancı- gözü olur, deniyor. “Alan” da bu işin tuzu biberi.

Christian, başkentte bir modern sanat müzesinde müdür. Tıkandıkları, üretemedikleri bir dönemde basit bir kapkaç olayı yaşar. Cüzdanı, telefonu ve büyükbabasından kalma kol düğmeleri çalınır. Polise gitmek yerine kendince usul geliştirir ve telefonun sinyalini bilgisayarından takip ederek, adresi bulur. Telefon başkentin banliyölerinden birindedir. Yüzlerce göçmenin aynı bina içinde yaşadığı bir alan, bir kare… Tek tek kapı çalmaktansa basit bir mektup yazarak onlarca dairenin posta kutusuna atar. Fakat o binaya girişte yardımcısının -ki kuzey Afrikalı’dır yardımcı-, onu daha sıradan gösterecek montunu giyer. Bir süre sonra verdiği bir adrese kaybettiği eşyalar bırakılır.

Kare, müzenin açılışı için düşündüğü bir kareografi. Ama içini neyle dolduracağını bilemez. Bu belirsizlik halinde Metro önünde uğradığı gasp, kamusal alan paylaşımı üzerine yoğunlaştırır onu. Öyle ya, hırsızı, katili, beyefendisi, müdürü, öğrencisi, dilencisi herkes kamusal alanda bir ve tektir.

Bu alan büyük bir toplumda farklı katmanlardan, farklı sosyal sınıflardan gelen insanların küçük bir yansımasıdır ve Christian ziyaretçileri insanlara güvenmeli mi güvenmemeli mi sorusu ile iki farklı yoldan birini seçmeye davet etmektedir ve bu soru bizi tüm film boyunca takip eder. Bu arada müzenin açılışı için bir halkla ilişkiler şirketi ile çalışmaya karar verilir. Hırsızlık olayını çözmüşken ama rehavetini tam yaşayamadan youtube’dan aldığı bir telefonla şok olur. Kendisi adına açılan bir hesapta yayınlanan video kısa zamanda 300 bin tık almıştır. Ama kendisinin sözkonusu videoyu henüz izlememiştir bile. Kare’nin tanıtım videosunda ağlayan bir kız çocuğu görülüyor. Bir sure sonra ağlamaklı halde dışarı çıkıyor ve sokakta çizilmiş bir karenin içinde duruyor. Tam o sırada bir bombayla havaya uçuruluyor! Video biterken üstünde Arapça bir yazı beliriyor…

Mesaj net…

Kamusal alan, dram, tehdit edilen hayatlar ve yaşatmak istediği rahatsızlık.

Bir hiciv karakterli olduğu düşünülen filmin bembeyaz İsveçlilere mesajı tam olarak nedir, bilinmez, ancak esmer ve uzak olana göndermesi gayet anlaşılır…

Filmin sürükleyiciliği ise tek bir konu etrafında yan hikayelerle beslenen bir ana yol göndermesi yapıyor olması. Onlarca irili ufaklı nehrin anadenizde buluşması gibi. Ve nehirler akarken boş değil. İnsanlığa dair ne kadar çöp ve yük varsa dolduruyor denize. 

Yönetmen çelişkilerden mantık yaratmayı seviyor. Dokunmayı biliyor ve herkesin kendi ödlekliğine dokunmasını istiyor. Bunu yaparken ahlaki sınırlar o kare’nin içinde mi dışında mı çoğu kez anlamak güç. Ama kamusal alan saydığı kare’sine kendi özel hayatının iniş çıkışlarını da eklediğine göre, kendini tamamlamayı ertelemiş tüm insansı öğeler o alanda buluşsun istiyor. Michael Haneke tarzını takip ettiğine dair eleştiriler var, toplumsal normların kumdan kale olabileceğine dair bir takip ediş…

Bu film herkese farklı şeyler koklatabilir… Ben kare ilk çizildiğinde içinde yüzüstü uzanmış Alan Kurdî’yi gördüm mesela. O yargı ile filme odaklandım ve sadece kızgınlık hissine kapıldım. Yönetmen beni rahatsız etti evet… Yardıma muhtaç ve kimsesiz bir kız çocuğunu ağlatan, sonra gözyaşlarını bombayla havaya uçuran uçurum akla da işaret etmek gerek yeniden.

Batının karesinde duruyordu o çocuk… 

Yazarın diğer yazıları