Kim sızdırdı?

BDP heyetinin Abdullah Öcalan’la yaptığı görüşme tutanağının medyaya sızması, Türk kamuoyunda günlerden beri, her sabah boynuna yeni kulplar takılarak ve yeni baştan hızlanarak konuşulup, tartışılıyor.

Türk tarafından kimsenin, gün yüzüne çıkan tutanakların içeriğinden söz ettiği yok. Majestelerinin komplo çözücü, vaziyetten görev çıkarıp, tuzak bozucu zehir hafiye kalemleri “barış sürecine sabotaj var” diye bağırıyor, “komplo” üzere tellallığa devam ediyorlar.
Ülkenin tek sesi ve karar açıklayan ağzı olan Başbakan da, gittiği Balıkesir’de feryatlara katılıyor, arbesk müzikten esinlenme sözlerle, “batsın böyle gazetecilik” diye bedua ediyordu. Başbakanın halini gören, deryalarda mahdumun gemisi batmış sanıyordu.
Gerçekten, şerffaf olması gereken barış görüşmelerinden bir etabından bölümün, kamuoyuna yansımasının, öze, söze, nihai çözüme zararı var mıydı? Sanmıyordum.
 Çünkü, tutanakların yayımlanması, cinayetler gibi dehşet verici, yürek yakıcı değildi. Her cinayetin ardında, kan ve göz yaşı kadar yakıcı değildi.
Oysa, Türk ordusu, her gece Kandil dağlarının kanını başka türlü insan kanıyla kızıla boyuyordu. Analar ağlamasın diyen Başbakan “analarını ağlatın lan” demişçesine, Kürt anaları kan görüyor, göz yaşı döküyorlardı.
Kürtler, evlatları, kardeşleri, sevdiklerinin üstüne ölüm seferine çıkan Türk ordu birliklerini durdurtmak için, dağların çıkış yollarında, canlarıyla barikat kuruyorlardı.
Buna rağmen, Kürt tarafı “görüşmeler kesilebilir” demiyordu.
Oysa geçmişte, Silvan’da çembere alınmış gerilla birliği karşılık verdi diye, bunu Oslo görüşmelerine kesinti gerekçesi yapmıştı, Türk Başbakanı.
Onun için, tutanakların basına yansımasının feryat ile figanı başka sebebe dayanıyordu. Cengiz Çandar, iki gün önce yayımlanan yazısında şöyle diyordu:
“(…) sinsice kopartılan gürültünün dumanı ardındai aslında Kürtleri ‘eşit’ görememek, ‘eşit taraf’ olabileceklerini sindirememek duygusu yatıyor. Onlar, ‘Kürt kardeşlerimiz’ ve ‘artık inkar etmiyoruz’‚ ama zihin dünyamızdaki yerleri pek ‘eşit’ değil sanki.”
Cengiz, özü itibarıyla, çözümün önüne geçen “Türk sorunu”nun, Kürtleri eşit görememe ruh halinin yattığını anlatıyordu.
Öte yandan, kim sızdırdı ve batsın böyle gazetecilik haykırışlarının altında yatan gerçek, bir yalanın ters yüz olmasına duyulan öfke gibi duruyordu.
Çünkü, Kürt tarafını yenilmiş, mahfu perişan olmuş gibi gösterenler, ortaya çıkan tutanaklarla yalancı durumuna düşmüş, utanması olanlar kızaran yüzleriyle kalakalmışlardı. Şark kurnazlığıyla, hayali zafer kazanma paramparça olmuş, yalan gün ışığına çıkmıştı.
Oysa, tutanaklara kadar, Başbakan ve adamları, gerillanın silah bırakıp, enseyi kaşıya kaşıya sınır ötesine kaçacağına ilişkin haberler müjdeliyorlardı. Türk Başbakanı, kükreyince, Suriye Kürtleri de darmadağın olacak, ülkelerini Şam’ın şerbeti niyetine ona sunacaklardı…
Böylece, en son din ve milliyet değiştirip Müslüman, Türk-İslam sentezi gereğince de “apak  Türk” olmuş seçkinlerin, onuru kurtarılmış olacaktı.
Onur kurtarma meselesiydi, bu. Çünkü, yer yüzünde nerede bir Kürt varsa o, beyaz adamlar için tehlikeydi. Arjantin’de bile bir Kürt devleti kurulsa, onu yıkmak Türk’ün boynuna asılı borçtu.
Onun için bir kükremeyle hem kuzeyin, hem de Rojava’nın dize getirilmesi beyaz Türk’ün onur meselesiydi. Yerden kaldırılması, yıkanıp, apak edilmesiydi.
Fakat, ortaya çıkan tutanaklar, yalanları çukurdan çıkarıp, güneşe seriyor, zafer naraları asılsız, astarsız orta yerde, sahipsiz kalıyordu.
Çünkü, allandıra ballandıra anlattıklarının tersine, teslimiyet diye bir şey yoktu. Kürtler açısında, onurlu bir barışa ulaşma yolunda görüşmeler vardı.
Barış yolunda, silahlar susacaksa eğer, bu da tek taraflı değil, suskunluk karşılıklı olmalıydı.
Kendini, kara derililer mahallesinde, mavi kanlı, dünyanın efendisi beyaz adam sanan ve Kürtleri muhatap almayı onursuzluk olarak görenlerin gagası, tutanakların sayfaları arasından fırlamış, yere dümüştü. Teslimiyet yok. Masada eşitlerin müzakeresi vardı.
Kendini üstün sanan, sonradan görenelerin yürek sızısının gerçek sebebi buydu. Yalanlarının ters yüz olması…
 Gerisi, şark kurnazlığı dediğimiz hal ve gidişti. Kim sızdırdı inlemeleri, onur yarasının verdiği acıdandı.

Yazarın diğer yazıları