Kimlik ve nesne geriliminde sömürgeli

Frantz Fanon siyah kimliğine ilişkin teorilerine kurarken psikanalizden elbette bir hayli faydalanmıştı ve bu doğrultuda hep yaptığı üzere ne kuramı bütünüyle feda etmişti, ne de olgusal gerçekliğin kendisine kör kalmıştı. Kuramı terk etmiyor, elinin tersiyle itmiyor, fakat başka bir bağlama taşıyarak adeta ikili bir deney yapıyordu. Birincisi kuramı sömürge bağlamında sınamaktı ve ikincisi de sömürgenin kuramını üretmek yönünde bir girişimdi. Ondan yıllar sonra, Fransız siyaset felsefecisi Ranciere bir düşüncenin gerçek gücünün hareket kabiliyetinde yattığını söyleyecekti. Yine örneğin Fethi Benslama da „İslam’ın Psikanalizi“ adıyla çevrilen kitabını, orijinal dilinde, “İslam Sınavında Psikanaliz” koyacaktı. İki farklı bağlamda da olsa aynı deneyi sürdürüyordu bu yazarlar da (elbette doğrudan doğruya Fanon’dan etkilendiklerini ileri sürüyor değilim; Fanon’un bu ilk deneyinin, düşüncenin devinimi açısından taşıdığı anlamı vurgulamaya çalışıyorum).

Psikanalitik kuram, öznenin merkezini öznenin dışına yerleştirir. Örneğin Lacan “Ben ötekidir” der Rimbaud’nun bir dizesini kullanarak. Fanon’un bu kuramla ilgili ilk deneyi, elbette Freudyen psikanaliz üzerine olmuştu. Freud arzunun nesnesinin öteki cinsten anne-baba olduğunu söylüyordu; yani erkek çocuğun arzusu anneye ve kız çocuğun arzusu da babaya yöneliyordu Freud’a göre. Fanon kuramı terk etmeyecek, yani öznenin merkezini öznenin dışına yerleştirme görüşünü sürdürecek, fakat kuramda da bir revizyona gidecekti; çünkü kuram bu haliyle sömürge dünyasını açıklamıyordu. Sömürgeleştirilmiş insanın arzusunun ötekisinin asla elde edilemeyecek ırksal öteki olduğu saptamasında bulunacaktı, örneğin. Sömürgeleştirilmiş insanın beyaz-ötekine duyduğu özlem sürekli kanayan bir yara durumundadır. Kendisi dışında biri olmayı arzulayarak, bir insan olmadığını bizzat kendisi teyit eder. O, öz-yıkımında pay sahibidir. Çok ağır görünebilir ilk bakışta, fakat bir insanın öz-yıkımında pay sahibi olması, tam olarak bu payı iptal etme imkanının da o insanda bulunduğunu ortaya koyar ve ağır bir itham gibi duran bu belirleme, tam da bu imkanı sömürgeleştirilmiş insanda görmesi nedeniyle, oldukça devrimci bir belirlemedir. Yeter ki gerçek arzumuz koşulları ve koşullarla beraber kendimizi de dönüştürme arzusu haline gelsin.

Fanon’un psikanalizden aldığı yardım şunları söylemesini sağlıyordu: Kimlik bütünüyle ilişkiseldir ve bu nedenle ancak ötekiyle ilişkisi içinde anlaşılabilir. Sömürge bağlamında siyah insan, kendisini beyaz adamın negatifi olarak görür. Beyaz norma işaret ederken siyah da normdan bir sapmaya işaret eder. Siyah, kendisini bir nesne olarak görür; çünkü her şeyden önce bir bakışın, beyazın bakışının nesnesi haline getirilmiştir. Bu saf nesne oluş durumundan kurtulmak için siyah insan beyazlaşmayı arzular.

Elbette bir nesne olmaktan çıkıp bir özne olmayı arzulaması günah değildir; fakat çok derinlerde bir yerlerde çalışan bir manipülasyon, ona öznelliğin tek biçiminin ‘beyazlık’ olduğunu fısıldamaktadır. Beyaz adamın onu ‘tanımasına’ özlem duymaktadır. Bu da sömürge dünyasında siyahı bir öz-tanınma duygu ve düşüncesinden yoksun bırakır. Çünkü bu türlü bir anlam dünyası içindeki yeri, yalnızca beyaz adamın ötekisi olmaktır; sömürge bağlamı ona başka bir anlamsal yer bırakmaz. Bu da sömürgeleştirilmiş insanı yeniden saf bir nesne oluş durumuna kilitleyip sabitler. Sömürgeci iktidarın çalışma prensibi budur. Sömürgeleştirilmiş insanı bir ‘kimlikten’ yoksun bırakır. Kürt Hareketini ‘kimlik’ siyaseti yapıyor olmakla itham eden ucuz solcular, kimi neyden yoksun bırakmak üzere nasıl bir sömürgeci iktidarın icrasına soyunmuş olduklarını da varsın kendileri düşünsünler.

Bu türlü bir iktidar biçimi ve söylemi, sömürgeleştirilmiş insanların kendi benliklerini bile diğer nesneler arasındaki bir nesne gibi algılamalarını hedefleyen bir (açık ya da örtük) strateji içerir. Dolayısıyla sömürgeleştirilmiş olana biçtiği yer onun ‘kullanım değeri’dir. O, nesneler arasındaki bir nesnedir. Yeri masaların, sandalyelerin, çamaşır makinelerinin, kazmaların, küreklerin yanıdır; oralarda sergilenmeli, hünerlerini oralarda göstermelidir. Bir şeylere lazım olduğunda kullanılmalıdır; ama bir değişim değeri de yoktur; çünkü üretilmemiştir, biyolojik olarak üremektedir zaten. Bir meta bile değildir sömürgeleştirilmiş olan.

Yine de beyaz söylemin tekinsizliğe savrulmasına neden olan bir gösteren niteliğini daima muhafaza eder; çünkü ne yapacağı asla belli olmaz.

Yazarın diğer yazıları