Kırk bir bin can özü

Günbatımına çiçek eken bir güzellikte çıktı karşımıza. Şiire toprak olan bir kelamla dokundu benliğimize. Mavinin özgürlükle olan dansını çizdi göğün yüzüne. Bulutun kara damlasına bir avuç umut sürdü. Soluk soluğa… Ve yeşersin diye o umut öz’ünü kattı toprağa… Can özünü…

‘Kürdistan sömürgedir’ dedi. ‘Ve hakkıdır özgürlük’… Kürdistan’ın bir kök hücre, bir ana damar olduğunun bilgisiyle… Yılmadan… Ana damarın bünyeye can vermesi için öz’ünü katık yaparak… Canından can katarak… ‘Canından daha fazla verecek şeyi olmadığı için’ hayıflanarak…

“Ruhlarına sinsice korku ve dehşet salınmış, aşağılık kompleksi, kaygı, kölelik, umutsuzluk ve eziklik duyguları yerleştirilmiş milyonlarca insandan söz ediyorum” diyen Aime Cesaire’ye Ehmedê Xanî’den Qazi Muhammed’e, Mazdeklerden Mahabad’a, İnanna’dan Zîlanlara uzanan direniş çizgisinin gücüyle cevap veren Rêber Abdullah Öcalan’ın öğretisiyle yola revan oldu PKK…

Amara’da başlayan öyküyü Ankara’da Pir dergahında, Antep’te toprağın Haki anlamında, Dersim’de aşkın Sara diyarında, Amed’de Mazlum’un duvarları delen iradesinde harmanladı. Akasya kokusunu Banyan’ın bereketine adadı. Ferzad Kemanger’den Şirin Elimhuli’ye, Viyan’dan Helmet’e, Bêrîvan’dan Mam Zeki’ye, Atakan’dan Çiçek’e, Şîlan Kobanê’den Arîn Mîrkan’a damar damar dört parça Kürdistan’a kök saldı banyan ağacı… Andrea Woolf’tan Michael Panser’e, Paramaz Kızılbaş’tan Gülnaz Ege’ye, Farid Medjahed’den Anna Sanchez’e, Paolo Todd’dan Anna Campbell’e dünyayı şaşkına çeviren tatlı bir umutla sardı.  Gözelerinde ölümü yaşam kılarak, umudu emeğe kararak…

Ve dünyaya iyilik tohumlarını ekti… Eşitlik ve özgürlüğe dayalı demokratik ekolojik ve kadın özgürlüğüne dayalı bir sistemin mümkün olduğunu anlatarak… Rojava Devrimi ile bunu sisteme kavuşturarak… Jineoloji ile bunun bilgi yapılanmasını oluşturarak… Özgürlük Sosyolojisi ile özgür bir dünyanın kapısını aralayarak…

Ve açmak için o kapıyı kırk bir yıl, kırk bir yılın her bir salisesine kırk bir bin can özü kattı. Kalemi çizdikçe kelamın gücünü, silahı kuşandıkça mazlumun ahını, özgürlüğü dokudu dokuya… Bir grup ile başladı, milyonlara ulaştı… İhanetle baş edemeyen Seyid Rızaların, Alişêr ve Zarifelerin intikamını kuşanarak… Asya Yüksel, Mehmet Tunç, Pakize Nayır, Naze Nayif Qewal, Uğur Şakar, Umut Acar, Hevrîn Xelef ve Daye Aqidê olarak… Ehmedê Xanî’nin hayatın kutsal bağına dair umudunu kadınlara emanet ederek. Yürekleri titreten korkulara teslim olmayarak… ‘Özgürlük kolay olsaydı Bêrîvan ve Ronahî kendini yakmazdı’ gerçeğini haykırarak…

İşgal ile keşfedilmiş değil adım adım sömürgeleştirilmiş bir coğrafyanın kaderiydi taşınan. İhaneti, tutsaklığı, göçü, sürgünü, köleliği, umutsuzluğu, sonsuz ağrıların dinmeyen sızılı ağırlığını yaşam diye bilen bir halkın öyküsü… Özel ve psikolojik savaş ile gerçeğine yabancılaştırılan, en yüksek teknoloji ile kırımı reva görülen Kürt halkının diriliş hikayesi, varlık mücadelesi ve özgürlük kararının adıdır PKK.

Rojava’da kurduğu kadın eksenli sistemin egemen güçlere korku salması özünde taşıdığı maneviyatın gücü ile bağlantılı… Bakur’da faşizme diz çökmeyen irade demokratik konfederal sisteme ve eş başkanlığa inanan bilincin yansıması… Rojhilat’ta köklü kültürel damar Zagroslardan yükselen ve hiç sönmeyen özgürlük ateşinin gücü… Başur’da naif bir bilinci kuşanan ulusal duygular özgürlük mücadelesinin harcı… Ve dünyaya kafa tutan irade iyiliğinde sistem olabileceğinin inancını, umudunu ve mücadelesini kuşanan can özümüzün yani PKK’nin ‘sonu gelmeyen bir romanın’ hikayesi… Damla damla özümüze akan ve her an damla damla, hücre hücre yaşamımıza anlam katan… Ve anlatırken inanılmaz duygular ile boğazımızda düğüm düğüm olan…

Yazarın diğer yazıları