Klasik düşünceye neden sahip çıkmalı?

Demokratik Modernite dergisinden arkadaşlar, hem politik hem de felsefi düzeyde dikkatimi ‘post-truth’ adı verilen tartışmalara çektiler, var olsunlar. Çevirmesi zor bir kavram. Felsefi düzeyde ‘hakikat-sonrası’ gibi bir çeviri yerindeymiş gibi görünüyor; çünkü gerçeklik gündelik temaslarımızın olduğu somut, maddi alana işaret ederken, hakikat bu alan hakkında insanın geliştirdiği yargılara işaret ediyor. Dolayısıyla terim söylemsel-anlamsal bir düzeyde şekilleniyor ve hakikat-sonrası daha uygun bir çeviriymiş gibi görünüyor. Fakat bir yandan da gerçekliğin eğilip bükülmesi, gerçeklik üzerindeki bir manipülasyon, yani nihai kertede insanların bir gerçekliğin değil de bir fantezinin özneleri olarak inşa edilmeleri söz konusu olduğu için pekala ‘gerçeklik-ötesi’ gibi bir çeviri de mümkün görünüyor. Tabi bu da yine felsefi bir tartışmayı beraberinde getiriyor:

Hangi gerçeklik? Ya da kimin gerçekliği? Soru aslında algılanandan başka bir gerçekliğin olmadığı kabulünü de içeriyor. İçinden çıkılması zor bir tartışma. Ama bu zor tartışmanın politik, tarihsel ve söylemsel bakımdan neye tekabül ettiği üzerine düşünmek de mümkün. Yani tartışmanın tam içerisinden söz alarak değil de böyle bir tartışmanın politik ve tarihsel konumunun ne olduğunu sorarak onu bir bağlam içerisine yerleştirmek de mümkün: Siyasal bir bağlam.

Terim ilk olarak Amerikalı oyun yazarı Steve Tesich’in The Nation dergisinde yayımlanan bir yazısında kullanılmış. Oxford Sözlüklerinin 2016 yılında yılın sözcüğü olarak ‘post-truth’u seçmeleriyle birlikte de giderek bir çağın, bir dönemin adlandırılması biçiminde yaygın bir kullanıma kavuşmuş. Elbette terime bu popülerliğini veren şey, Trump’ın ABD başkan adaylığı sırasında beliren kampanya yürütme tarzları olmuştu büyük oranda.

Carl Schmitt “Siyasal Kavramı” adlı kitabında modern devletin ortaya çıkışı ve neyi nasıl dönüştürdüğü hususunda çözümlemeler yaptığı sırada onun klasik niteliğine vurgu yapıyordu: “Klasik olan, açık ve net ayrımlar yapabilme olanağıdır. İç ve dış, savaş ve barış, savaş esnasında askeri ve sivil, tarafsızlık ve taraf olma; tüm bunlar klasik devlette belirgin bir biçimde birbirinden ayrılmıştır ve bilinçli olarak birbirleriyle karıştırılmazlar. Savaş esnasında da tarafların statüsü açıkça belirlenmiştir. Devletler arasındaki ilişkileri düzenleyen uluslararası hukukun bir parçası olan savaşta düşman da eşit bir egemen devlet olarak tanınır.

Uluslararası hukukta tanınma, belli bir içeriği olması kaydıyla, savaş hakkına sahip olmayı, buna bağlı olarak da meşru düşman sayılmayı kapsar. Düşmanın da bir statüsü vardır; o halde düşman haydut değildir” (s. 31). İşte post-truth denilen çağın ortadan kaldırdığı şey de tam olarak bu klasik ayrımlardır. Bu ayrımların çözüldüğü yerde bir ilke olarak ‘kamusallık’ da ortadan kaybolur ve geriye yalnızca Egosu okşanacak bir figür olarak insan kalır. Gerçeklik ötesi bir siyasetin yaptığı da aslında insanların maddi, somut yoksunlukları karşılığında onlara bir tür ego tatmini sağlayacak simgesel öğeler vermek. Bir tür simgesel ekonomi: Gerçekliği al ve karşılığında manipülatif bir tatmin ver.

Bu düzeyde bir politik söylem içerisinde insanlar politik tercihlerini de olgusal hakikatler doğrultusunda değil, kişisel duygulanımlar doğrultusunda yaparlar. Örneğin olgusal düzeyde ırkçı nefretin hiçbir mantıksal tutarlılığı yoktur; fakat bu türlü bir nefretin kendisine geçerlilik alanı bulabildiğini gören bir kimse, nefretinden değil, olgusal hakikatten vazgeçecektir ya da olgusal hakikatten zaten geniş bir söylem düzeyinde vazgeçilmiş olması onun nefretinin bütün vanalarını açmış durumdadır. Fakat kolektif bir duygular envanteri bunun salt bireysel düzeyde olmadığını da ortaya koyuyor. Yani büyük anlatıların çökmüş olduğu iddia edilen bir dünyada, tam da büyük anlatıların sembolik örüntülerinin tesis ettiği bir duygular envanterinin seferber edilişine de tanıklık ediyoruz. Mutlakçılık, tekçilik, biriciklik iddiaları temellerini elbette daha geniş tarihsel anlatılardan alıyorlar. Ama elbette her türlü tarihsel anlatının, her türlü kolektif ya da bireysel hikayenin merkezini biricikleştirip, kendisini bu merkeze yerleştirerek…

Kamusal denetimin (bundan kastım elbette devlet denetimi değil, kamunun ortak iyisi diyebileceğimiz şey) olmadığı bir dünyada, insanların temel tepkilerini de rasyonel ilkeler değil, genel duygu halleri belirliyor. Fakat bu psikolojik olarak yorucu bir şeydir. Sürekli duygulanan, duygularını her yerde faş eden, kendisinden başka kimseyi önemsemeyen yeni kapitalist tip de duygu gel-gitleri arasında kalmaktan yorulur. İnsanın duygulanımları konusunda keşfedilerek ve kitlesel medya yoluyla da sürekli seferber edilerek politik bir avantaja dönüştürülmüş olan şey, şu günlerde kendi kendisinin sonunu getirmekte olan bir canavara dönüşüyor. Bununla başa çıkmanın yollarından biri de en azından bir ayağımızı ‘klasik’ olanın ‘topraklarına’ basmaktan geçiyor. Klasik düşünce, içinden geçmekte olduğumuz ayrımsızlık buhranı döneminde, en azından kimi temel ayrımları yeniden işlerliğe sokmak gibi bir imkan tanıyacaktır bizlere: Halk gibi, toprak gibi, egemenlik gibi vs.

Yazarın diğer yazıları