Kobanê’nin duvarlarına direnişi çizeceğim

Soruyorum kendime peki şimdi ne yapacaksın? Yola devam edeceğim. Resimlerimle anlatmaya devam edeceğim. Rojava’da, Mardin’de sanatçı arkadaşlarımla birlikte kolektif atölyeler açıp, ortadaki sınırları yok eden ortak işler yapmaya hazırlanıyorum. Yan yana gelemeseler de sanatları bir arada olacak. Kobanê’nin duvarlarına Kobanê direnişini resmetmeye hazırlanıyorum. Önümüzdeki bahara duvarları resmedeceğim.

ALADDİN SİNAYİC / LONDRA

Zehra’yı İngiltere Parlamentosu’nda, Uluslararası Af Örgütü’nde, İngiliz Pen’de, Tate Modern’de, BBC’de dinledim, izledim bu son iki ay içerisinde. Her çalışmasında, her konuşmasında Kürt halkının direnişini, sanatını, yaşadıkları zulmü ve taleplerini anlattı. Vahşeti anlatırken acıyı ön plana çıkarmadan, öz yönetim direnişleri döneminde yarım bıraktığı işi tamamlamak istercesine sürekli anlatıyor, çiziyor ve yeni projelere hazırlanıyor. Bir süredir Londra’da olan Zehra Doğan ile bu kadar yoğun programı içerisinde bir söyleşi gerçekleştirme imkanı bulduk. Ve ilk soruyu kendi kendisine sormasını isteyerek başladık söyleşimize.

Cezaevinden ilk çıktığımda kendime sorduğum soru: Peki şimdi ne yapacaksın?

Çünkü orada direnmekten başka çaren yok, bir de içinde bulunduğun alan seni daha fazla direnmeye yönlendiriyor. Cezaevi her ne kadar güvensiz bir yer olsa da, bizim politik tutsaklar güvenli bir alan yaratıyor. Eksiksen bile seni tamamlıyor cezaevi, içeride seni tamamlayacak, sana yol gösterecek, hatanda seni uyaracak gerçek yoldaşların var. Yanlış bir harekette, hemen seni doğru yola getiriyor, çünkü ortak, komünal bir yol var.

Dışarı çıktığında ise yolunu kaybedebilirsin. O yüzden çok tedirgin oldum ilk çıktığımda. Sen kimsin, şimdi ne yapacaksın gibi sorular beni esir aldı. Tutuklanmadan önce başka birisiydim, evet öncesinde de bu mücadelenin bir öğrencisiydim; az çok bir görüş sahibiydim, ama içeridekiler beni çok eğitti, bana çok şey öğretti, geliştirdiler, emek verdiler. Tabi bu bir korku da yarattı bende, acaba bu emeğe layık olabilecek miyim diye, bu emeğin hakkını pratiğimde ortaya koyabilecek miyim? Bu anlamda kendimi çok savunmasız hissettim. O yüzden çıkar çıkmaz mücadele alanına koştum yine. Çünkü beni bitirebilecek farklı bireysel yollarda bir çıkış arayabilirdim. Kapitalist yaşamın sana sunduğu şişirilmiş içi boş yaşamı red edebilmek ve yörüngeni halka ve onun değerlerine kilitleyebilmekti benim önümde duran temel görev.

Bir röportajında, ‘Mücadelenin içinde büyüyen bir çocuk bana göre dünyanın en şanslı çocuğudur’ demiştin. Mücadele dediğin yerde aynı zamanda çok yıkıcı bir savaş ta var. Bu yüzden birçok kişi senin aksine bu savaş içerisinde büyümüş olmayı büyük bir şanssızlık olarak ifade eder. Neden şanslı peki?

Amed gibi çocukları da çok politik olan bir kentte geçti çocukluğum. Şanslıdır, çünkü Kürdistan’da doğan ve büyüyen çocuk sadece o ailenin çocuğu değildir. Komşunun, bir siyasetçinin veya dağda direnen bir gerillanın çocuğusun. Bir yerde doğuyorsun ve oranın komünal bir çocuğu oluyorsun. Mesela benim ailem çok mu politik, çok mu mücadeleci, hayır değil. O yüzden her Kürdistanlı çocuk gibi beni yetiştiren sadece ailem değil, çünkü aileme kalsa belki haksızlık da ediyor olabilirim ama sadece bir memur olabilirdim. Demek istediğim sadece ailemin çocuğu olsaydım çok farklı birisi olabilirdim. Çünkü her anne-babanın doğal korumacı pratikleri bazen seni toplumdan izole edebiliyor, özellikle de çocuğunu korumak adına her şeyden uzak bırakabiliyor. Ama Kürdistan koşulları buna izin vermiyor, mücadele ve direniş sahasında büyüyorsun. Algıların daha açık oluyor, daha çok sorguluyorsun, sokaktaki direnişe tanıklık ederek büyüyorsun. Devam eden silahlı, toplumsal, sanatsal ve kültürel direnişe birebir tanıklık ederek büyüyorsun. Dolu dolu yaşıyor ve öğreniyorsun. Bu bir okulda veya aileden öğrenebileceğin şeyler değil. İşte tam da bu noktada kimsenin sana veremeyeceği şeyi direnişin içinde büyüyen bir çocuk olarak alıyorsun. Farkında bile olmadan çok farklı bir şeye evirilebiliyorsun. Bambaşka bir ruhla büyüyorsun, bu da büyük bir şanstır. En basiti itiraz edebilmeyi öğreniyorsun, itiraz edebilen bir insan hayatı en anlamlı yaşayabilendir. Evet çok ağır bir savaş var, katliamlar var ama bir hareket düşünün, bir toplum düşünün, yaşadığı tüm acılara rağmen gülebiliyor. Şehit düşen tüm arkadaşların fotoğraflarına bakın, hepsinin yüzünde güzel bir tebessüm, bir kahkaha ve bir gülümseme vardır ve biz de onlara bakarken gülümseyebiliyoruz. İşte bu yüzden bu kadar güçlü bir hareket. İşte bu kadar güçlü ve devrimci bir hareketin içerisinde büyümek büyük bir şanstır.

Yakın tarihimizin en büyük yıkımlarından birisine yakından tanıklık ettin. Bir gazeteci ve sanatçı olarak geriye baktığında Nusaybin, Sur ve Cizre’de yaşanan savaşı, katliamı, kahramanlıkları ve yıkımı nasıl tarif ediyorsun?

O dönemle ilgili duygularım çok büyük bir özlem. Hayatımın en anlamlı ve mutlu dönemleriydi aynı zamanda. En ‘ben benim’ dediğim dönemlerdi, çok ilginçtir, insanlar acı deneyimlerini hatırlamak istemezler. Ben Nusaybin’i, Cizre’yi hiç unutmak istemiyorum. O dönemlerin anılarıyla yaşamak, onları hatırlamak bana güç veriyor, beni güçlü kılıyor. Zaman eskitmeye çalıştıkça, tarihte bir dönem olarak kaydetmeye çalıştıkça sen zamanın akışına, akıntıya karşı yüzmek istiyorsun, o anlara gitmek istiyorsun. Çünkü sana bambaşka bir şey öğretiyor, bir yol var ve sonu-bedeli ne olursa olsun bu yol denenmeli diyorsun. Nusaybin adını tarihe yazdı. Bir direniş destanıydı yazılan ve bunun tanığı olmak bambaşka bir duygu.

Sence o dönem yeterince anlaşıldı mı görüldü mü, duyuldu mu ve anlatıldı mı?

Yaşananları yansıtmakta biz de çok eksik kaldık, yetersiz kaldık. Yaşanan direniş ve acılara denk düşecek bir pratik sahibi olamadık. Evet tüm dünyanın gözünü, kulağını kapattığı yerdeydi Kürt basını, büyük bedeller ödendi de. Rohat arkadaşımız Cizre bodrumlarında yaşamını yitirdi. Herkes kör, sağır ve dilsizi oynadı yaşananlar karşısında. Bazıları da bir film izler gibi uzaktan izledi sadece. Halen bir yüzleşme olmadı.

  

Tutuklanmana neden olan iki gerekçeye gelirsek; birisi haberleştirdiğin 10 yaşındaki Elif Akboğa’nın notları, diğeri de çizdiğin Nusaybin resmi. Elif Akboğa’dan başlarsak, bir devlet 10 yaşındaki bir çocuğun çağrısından neden korkar?

Çok ilginçtir, gerçekten bazen anlamakta zorlanıyorum. Ben YPS’lilerle de röportajlar yaptım, YPG’lilerle de yaptım ve bunlar dosyada da mevcuttu. Ama hakim bunları gazetecilik görevim çerçevesinde yaptığımı söyleyerek bunları suç saymadı, ama aynı hakim, Elif Akboğa bölümüne geldiğinde; ‘her ne kadar sanık gazeteci olduğunu iddia etse de çocuğun bu günlüğünü yayınlayarak, insanlara hendek politikasının propagandasını yaptı’ diyor. Aslında Elif hiçbir şey demiyor, sadece ‘tanklar geldiğinde içeri koşuyoruz, gittiğinde tencere vurarak ses çıkarıyoruz, tüm dünya çocukları gelin burada ses çıkaralım’, yani ses çıkarma eylemine çağırıyor, silahlı bir direnişe çağırmıyor. Çocuklara barış için kenetlenme çağrısı yapıyor. Bu kadar insani bir haber suç sayılabiliyor. Mesela o hakim o çocuğun videosunu izlemesine rağmen nasıl böyle bir ceza verebildi? Çekim yaptığımda, mikrofonum yoktu, çok yüksek düzeyde silah sesleri vardı ve Elif’in sesi gelmiyordu, o yüzden bağırmasını istiyordum ki sesini yakalayabileyim. Ben Elif’i sesini yükseltmek zorunda bırakmaktan utandım, ama sen (hakim) bunu ona yaşatan devleti savunmaktan, bunun için bana ceza vermekten utanmadın mı?

Ya Nusaybin resmi?

Resme gelince, hakime de söyledim ‘vallahi ben yapmadım’, bana diyor ki bayrağı sen astın o yıkık binalara. Çok ilginç bir şekilde orijinal fotoğrafı da çekmekle suçladı beni. O fotoğrafı JÖH-PÖH çekip sosyal medyada paylaştı. Ben o fotoğrafı çekmekle ve resmini çizmek ile yargılandım ve ceza aldım. ‘Yıkık binalara Türk bayrağını asarak, halkı kin ve düşmanlığa sevk etmişim!’ Aslında senin devletinin yaptığı tam da bu, esas kin ve düşmanlık o fotoğrafı yaratanların kendisinde. Bir de bir boyutu ispatlamış oluyorsun, halkın direnişi meşrudur o zaman. Buna neden olan gerekçeleri sen yaratmış oluyorsun.

Peki devlet kendisinin çektiği gerçek bir fotoğrafın nesinden rahatsız oldu?

Bence rahatsız olsalardı çekip paylaşmazlardı, Akit, AA ve benzeri yayın organlarının hepsi yayınladı bu fotoğrafı. O fotoğrafın altına ‘Nusaybin Zaferi’ diye yazarak manşetlerden yayınladılar. Ama bir Kürdün bunu resmetmesini hazmedemediler. Bir suçluluk psikolojisi, kendi utancını örtbas etmek için başkasını suçlayıp karalamak gibi. Kendi işlediğin ayıptan neden bu kadar utanıp rahatsız oluyorsun peki? Ona ayna tuttum diye rahatsız oldu. Canavarlığın aynısı, hatta kopyası, ve bu kopyadan ürktüler. Belki de resmi abartsaydım, canavarlar falan çizseydim, belki de ceza almazdım, ama aynısını çizdim. Hiçbir şey demedim, sadece ayna tuttum.

Nerede, nasıl ve hangi koşullarda çizdin o resmi?

Jeneratörlerle şarj ettiğim tablet gibi olan telefonumda çizdim o resmi. O fotoğrafı sosyal medyada gördüğümde şok olmuştum. Özellikle de o yıkık binalara asılan bayrakları. Demek ki kendilerine ait olmayan bir yerin işgali söz konusu. Yüzyıldır kendi uydurdukları ‘benim topraklarım’ yalanına kendileri bile inanmamışlar. Sana ait olan bir yere sen niye bayrak dikersin ki? Kendine ‘işgalci güç değilim’ diyorsun. Tamam, diyelim gittin silahlı güçlerle savaştın, kendi deyiminle ‘topraklarını temizledin’, ama sen oraya bayrak asıyorsan o zaman başka bir şeydir bu.

Savaş karşıtı tablolar olarak tarihe geçen Goya’nın 3 Mayıs Katliamı ve Picasso’nun Guernica’sı gibi değerli çalışmalar var. Sence gelecekte bir gün Nusaybin resmin de bu kategoride değerlendirilir mi?

Ben yaparken hiç böyle bir şey düşünmedim, sadece o anki tabloyu çizdim. Ben o an olaya atölyesinde çalışan bir ressam olarak yaklaşmadım. O savaşın içindeyim, bir parçasıyım. O an yaşadığım kenti çizdim. ‘Duyun, bilin’ der gibi, bir haber yazar gibi çizdim o resmi. Evet belki tarihi bir belge olarak miras kalacak, belki bir gün Nusaybin’e kocaman bir şekilde şehrin göbeğine asılacak. Keşke o an imkan olsaydı da daha güzel çizebilseydim o resmi.

Bir de şu boyutu var, mesela hep şöyle derler; ‘Picasso’nun Guernica’sı olmasaydı Guernica diye bir kentin olduğu bilemezdik.’ Evet, tanınmasına katkısı muhakkak olmuştur ama şöyle bir gerçekte var; eğer o kentte direnenler de olmasaydı, Picasso bunu çizemezdi. Yani Nusaybin’de direnenler olmasaydı, Zehra da bu resmi çizemezdi. Bu resmi Zehra’ya çizdirenler orada direnenlerdir. Eğer bir gün ‘bu resim olmasaydı Nusaybin neresiydi bilinmezdi’ denilirse, bunu en büyük hakaret sayarım. O direniş olmasaydı Zehra ‘Kürdüm’ bile diyemezdi. Bırakın resim çizmeyi ‘Kürdüm’ demekten bile korkardı. Seni korkusuz olmaya zorlayan bir mücadele ve direniş vardı ortada. Milyonları özgürlük aşkıyla buluşturan bir mücadele bu. Evet bir sanatçı tarihe not düşen eserler bırakır, ama bunu yaptıran halklardır. Bu o sanatçının yüksek yeteneklerinden kaynaklı değildir. Yani Picasso’yu Picasso yapan İspanya’da faşist cuntaya direnen halklardır.   

  

Sanatsal çizgini sen nasıl tanımlıyorsun?

Benim geldiğim topraklar başka topraklar, Kürdistan coğrafyası. Ben Fanon’un şu sözünü önemsiyorum; ”Bir sanatçı dediğin, bir aydın dediğin uzaktan bakıp halkın şarkısını yapan değildir. Gerçek sanatçı; kendi halkıyla direnip, halkıyla birlikte şarkıyı yapandır.” O yüzden kendi sanatımı, kendi amacım doğrultusunda kullanıyorum, mücadelemin ihtiyaçları doğrultusunda yoğuruyorum. Söylemek istediklerimin ifade biçimidir aslında. Biraz daha protest işler yapıyorum. Kürdistan coğrafyasındaki her insan gibi benim de itirazım var. Çizdiğim resimler de bu itirazımın ifadesi ve dilidir. İtirazım var olduğu müddetçe resimlerim de olmaya, o yaşanan zulmün ve acıların ifadesi olmaya devam edecek.

Peki cezaevi sürecinin sanatın üzerinde nasıl bir etkisi oldu?

Dışarıda olsaydım ve resimlerim bu kadar ilgi görseydi, çok yaşamamış, çok görmemiş birisi olarak belki de kendime biraz abartılı yaklaşabilirdim. Cezaevi çok farklı bir kişilik kazandırıyor insana, mütevazi bir kişilik. Cezaevindeki her yoldaş bir birisinin aynasıdır. Her yoldaşta kendini görüyorsun. En küçük egoda bile utanıyorsun, çok yalın ve çıplak her şey. Kimsenin kimseye hükmetmediği bir alandasın. Herkes mücadele içerisinde yaptıklarıyla vardır. Herkes kendi gücü doğrultusunda özgürlük amacına hizmet eder. Bu süreç bana çok şey öğretti.

Geçtiğimiz haftalarda Tate Modern’de bir sergin oldu. Bize kısaca o sergiden bahsedebilir misin?

Öz yönetim direnişleri döneminde gazeteci olarak çalıştığım Nusaybin, Cizre, Dargeçit, Derik, İdil, Şırnak ve evimin olduğu Sur’dan yıkıntıların arasından kıyafetler, halı, elbise, beyaz yazma, ceket, pantolon, tencere tabak, battaniye, ayakkabı gibi yanmış eşyalar çıkarıp toplamıştım. Bunlarla “Ên Li Dû Man – Geride Kalanlar” adını verdiğim bir enstelasyon olarak Tate Modern’de sergiledik. Tabi sanatçı kimliğimden çok gazeteci kimliğimi kullandım bu sergide. O dönem yarım kalanları anlatmaya devam ettim.

Enstelasyonla birlikte ekranda sokağa çıkma yasakları döneminde çektiğim videoları gösterdik sergi boyunca. Ve yine o dönemde yazdığım, barikatların arkasında yaşayanların öyküleri okundu. 18 yaşanmış hikaye, ‘Sokağa çıkma yasakları döneminde neler oldu, öncesinde neler yaşandı ve nasıl sonuçlandı’ üzerine yazılardı bunlar. Yine gazeteci Ege Dündar ile birlikte hazırladığımız sergiyle aynı adı taşıyan İngilizce bir gazete hazırladık. Bu gazetede Kürtlerin yaşadığı coğrafyada yaşananlar, tutuklu gazeteciler, açlık grevindekiler, yazarlar, şairler, sanatçılar ve çocuklar anlatıldı. Gazeteci tutsakları anlattığımız standda gelen ziyaretçiler kartlar yazdılar ve bunları tutsak gazeteci arkadaşlarımıza gönderdik.

Sergi beş gün boyunca çok yoğun bir şekilde ziyaret edildi, basının çok yoğun ilgisi oldu, o dönem yaşananlar hakkında daha fazla bilgi sahibi oldu gelenler. Sergilediğimiz o eşyalar, o savaşın en yakın tanıkları olarak yaşananları anlattı.

Tate Modern gibi uluslararası alanda çok önemli ismi olan bir müzede o savaşın izlerini sergilemek ve o dönemin direnişini anlatmak benim için çok anlamlı oldu.

İzlediğim kadarıyla çok olumlu tepkiler geldi sergiye, ama sosyal medya üzerinden bazı çevrelerden eleştiriler de geldi, bu eleştirilere cevabın ne olur? 

Aslında bu gelen tepkilerin hiçbirisine olumsuz yaklaşmadan, insanların sana değer verdiğine yoruyorum. Demek ki insanlar seni dinliyor. Tabi bu tür olumlu olumsuz tepkiler sana bir sonraki adımda daha temkinli olmanı sağlıyor. Temkinli derken farklı anlaşılmasın; sanat şöyle bir şeydir, sanatını icra ederken başkaları ne der diye yaklaşırsan bu seni bitirir. Başkalarından gelecek tepkiye göre bir resim çizersen gerçek ressam olamazsın. Çünkü özgür bir sanat üretemezsin, hep başkaları ne diyecek diye düşünürsün. Ama ben bu tür eleştirileri sanatıma yön vermek olarak değil, daha iyiye götürmek, boşlukları daha iyi doldurmak olarak ele alıyorum. Bir de sosyal medya çok farklı bir mecra, bazen çok haksız bir biçimde ilgili ilgisiz çoğu kişinin hedefi olabiliyorsun.

Ve son söz…

Yine aynı soruyu soruyorum kendime peki şimdi ne yapacaksın? Yola devam edeceğim. Resimlerimle anlatmaya devam edeceğim. Rojava’da, Mardin’de sanatçı arkadaşlarımla birlikte kolektif atölyeler açıp, ortadaki sınırları yok eden ortak işler yapmaya hazırlanıyorum. Sınırın bir tarafı sanatsal işleriyle diğer tarafı selamlayacak, sonra diğeri de onu kendi işleriyle selamlayacak. Yan yana gelemeseler de sanatları bir arada olacak. Araya koydukları o dikenli telleri sanatımızla her saniye alıp alıp bölünmüşlüğü anlamsızlaştıracağız. Yazmaya çizmeye devam edeceğim, Kobanê’nin duvarlarına Kobanê direnişini resmetmeye hazırlanıyorum. Önümüzdeki bahara duvarları resmedeceğim. Dünyanın birçok yerini gezip daha çok öğrenmeye çalışacağım. Cezaevlerini anlatan bir çalışmam var onu bitireceğim. İranlı sanatçı Mehdi Rajabian ile enstrümantal barış projesine resimler yapıyorum şimdi. Sanat her yerde devam ediyor.

Son olarak içerdeki sanatçıları unutmayın. Bugün zindan duvarlarını sanatlarıyla yıkan yüzlerce insanı unutmayın. Menaf Osman, Mizgin Ronak, Songül Bağatır, Nudem Durak, Murat Türk, Rojbin Perişan, Fatoş İrven, Ahmede Bıloki, Erd. Argon, Dilan Saruhan, Azize Yağız, Merge Polat, Özlem Özdemir, Musa Kart ve daha adını sayamadığım binlercesi. Sanatlarıyla gurur duyduğum bu insanları tekrar hatırlatarak bitirmek istedim.


Dorşin, Koçerê, Tahir, Dilşah

Dorşin diye genç bir kadın direnişçi yaşamını yitirmişti Nusaybin’de. O beni çok etkilemişti; cansız bedeni çok güler yüzlüydü. Oradaki herkes evet çok üzgün ama kendilerini paralamıyorlar, ve onu taşıyan kadınların çok güçlü ve onurlu bir duruşları vardı. Dorşin’in yüzü gülümsüyordu halen. ‘Yaşamı uğruna ölecek kadar seviyoruz’ sözünün adeta bir tezahürüydü. Koçer değildi Dorşin, ama koçerlere çok benziyordu, o yüzden herkes ona Koçerê diyordu. Dorşin’den geriye kalan küçücük bir tarak, bir kol saati, birkaç renkli saç tokası ve şekerler. Çocuklara verdiği şekerler. Geride çocuklara şekerlerini bıraktı, o yüzden her bayramda Dorşin’i hatırlarım.

Bir de senin de bahsettiğin Tahir Yaranmış. Babasının onu morga gidebilmesi için ambulansa yetiştirmek adına, o yağmur gibi yağan kurşunlara rağmen o kadar sakin ve soğukkanlı bir şekilde bebeğini hareket eden ambulansın içine fırlatması, asla unutamayacağım anlardan birisi oldu. O yazın sıcağında sırf bebeğinin bedeni çürümesin diye o kadar soğukkanlı bir şekilde hareket etmesi…

Bir de 45 yaşlarında Dilşah Ak diye bir kadın vardı Nusaybin’de. Sokağa çıkma yasağı yoktu, o zaman bir çatışma da yoktu. Kızkardeşinin evine giderken kapıda polisler tarafından tarandı ve küçük kızının elini tuttuğu elinden vurdular, sonra tüm bedenine isabet eden kurşunlar. Bu nasıl bir faşizmdir? Kızının elini tuttuğu eli paramparça olmuştu. O cansız bedendeki o parçalanmış eli, o sıcacık ana eline bile tahammül edemediler. Bu neyin öfkesiydi, neyin kiniydi? O zaman o devlet denen aygıtın sevgiden yoksun ve Kürde karşı nefret ile dolu olduğunu, lanet bir şey olduğunu görüyorsun. Ben Dilşah ananın o parçalanmış elini gördüğümde devleti daha çok sorgulamaya başladım.

Yazarın diğer yazıları

    None Found