Köken saplantısı

Erdoğan’ın ABD’ye giderken Numan Kurtulmuş’u arayarak vekillerle bir araya gelinmesi talimatını vermiş olduğu konusundaki haberler düştü dün ajanslara. Kurtulmuş da bununla ilgili şu açıklamayı yapıyordu: “Kongre sürecinde bireysel istekleri olmayan kişilerle yola devam edeceğiz. Siyaseti bir zenginleşme aracı olarak görmeyin. Partide ahbap çavuş ilişkisi değil, şehirde tanınan, bilinen, güvenilir, Hz. Ömer, Hz. Hatice gibi kişilerle yolumuza devam edeceğiz. Hz. Ömer’in bir ismi de Faruk’tur. Faruk’un da anlamı doğru ile yanlışı ayırabilendir. Bizim de doğru ile yanlışı ayırabilen arkadaşlarla yola çıkmamız lazım.”

Türk İslamcılarının kibirleri dağlar kadar oldu zaten, bu herkesin malumu; fakat insan kendi inandığı şey karşısında, ya da daha da netleştirelim, bir Müslüman İslam karşısında nasıl bu kadar kibirlenebilir; bunun şaşkınlığıyla okudum söylenenleri. Dikkat ediniz; İslami anlatının en önde gelen figürlerinden iki tanesine; Muhammed’e inanan ve inancıyla onu yatıştıran ilk Müslüman Hatice’ye ve İslami anlatı açısından değeri aşikâr olan ikinci Halife Ömer’e biçilen rol, onlara benzeyen kimselerle yola devam edeceğini açıklayan bir iktidarın bahşettiği tali bir rol durumuna indirgeniyor. Bir taşla iki kuş! Ömer gibi, Hatice gibi kimselerle yol devam etmek, aynı anda kendi ikiyüzlülüğünü sürdürebilmeyi de garanti altına almak anlamına geliyor. Üstelik şecaat arz ederken sirkatin söylemenin tertemiz bir örneğini sergileyerek: “Bizim de doğru ile yanlışı ayırabilen arkadaşlarla yola çıkmamız lazım.” E siz ne iş yapıyorsunuz diye sormazlar mı insana?

Yöneticiyi yönetmeye talip olan bir pozisyon bu. Eğer Haticeleri ve Ömerleri yönetmeye aday bir söylemle çıkıyorsanız ortaya, bunun açık anlamı kendinizi ya peygamber yerine ya da bizzat Allah yerine koymakta olduğunuzdur. Her ikisi de teolojik açıdan felaket anlamına geliyor; bizzat inanıldığı ileri sürülen dinin temellerini oymak anlamına geliyor. Bu kriz İslami söyleme içkin bir kriz midir, yoksa iktidarlar ve devlet yapıları üzerinden mi düşünmek gerekiyor bu krizi; kendi adıma çok emin olamıyorum. Ama açık olan bir şey varsa o da bu krizin bizim gibi insanların krizi olmadığıdır.

Bu kriz, her durumda kendisini bir köken saplantısı biçiminde açığa vuruyor. Cizre’deki çatışmaları Bedr Savaşı olarak görüyor örneğin; Rojava’ya yönelik saldırılar birer ‘gazve’ kıyafetiyle giydirilerek pazara çıkarılıyor – savaşa müşteri arar gibi! Her edim kökenler olarak varsayılan bir anlatıya kaydediliyor ve aynı anda kökenlere ilişkin bir sahte deneyim duygusu yaşatıyor insanlara. Gök kubbenin altında yeni hiçbir şey yokmuş gibi, müminlerle müşrikler donmuş kalmış, ne bir geleceğe açılan ne de bir geçmişi olan ezeli ve ebedi bir anda vuruşmaya devam ediyorlarmış gibi paradoksal bir durum… Fakat elbette sorulur insana: Yeni hiçbir şey yoksa neden bunca telaş? Çünkü köken takıntısı, aynı anda bir kökenden uzaklaşma ve dolayısıyla bir tür yozlaşma fikrini de içerir. E hani değişen bir şey yoktu?

İlginç bir paradoks bu; bir yandan yozlaşmaya işaret ederken bir yandan da ‘yönetme’ hakkını ilahi temellere dayandırmak gerçekten paradoksal bir durum arz ediyor. Üstelik aynı anda kendi kadrolarının bir kısmını da töhmet altında bırakarak, şunu demeye getirerek: “Sizler Ömer gibi olamadınız, Hatice gibi olamadınız.” Af buyurun da, siz kim oluyorsunuz bu durumda bunun karar verici merci olarak?

Eksik güdük olmasına karşın en azından bir paradigması olan, bir tür sahtelikle bile olsa Fransız Devrimine, Amerikan Devrimine, Avrupa’nın yaşadığı köklü modernleşme süreçlerine referansları olan bir hukuksal biçimi nasıl ihlal ettikleri –üstelik uluslararası kamu hukukunu da bütün dünyanın gözleri önünde ihlal ederek– herkesin malumu zaten; fakat zannedilmesin ki başka bir ‘yasal’ biçim adına yapılıyor bu iş. Diğer yasal biçimle, yani İslami söylemle ilgili olarak düştükleri durum da yasayla değil, yasayı ihlal etmenin, delmenin ve eğip bükmenin çok özel bir biçimiyle özdeşleşmeleri durumudur. Tanrısal yasanın egemeni olmaya kalkarsanız, iddianız Tanrılık iddiasıdır. Firavun da denemişti bunu.

Yazarın diğer yazıları