Kolonyal realite reel hayal

Kürsüdeki konuşmacı „Kürt halkının evladıyım…“

Salondakilerin tansiyonu yükseldi. Dinleyenler, başka bir kontekste, Kürt olduğunu söyleyenler;

Ensarioğlu ve Miroğlu da, kendilerini koyacakları bir cehennem karesi bulamamanın kahredici dayanılmazlığında, uyuşan beyinlerini avuçlarına sığdırmaya zaman bile bulamamışken;

Kürsüdeki adam devam etti:

„Kürdistan’dan gelen temsilciyim…“

Ve akabinde, bir kadın konuştu.

“Türkiye’de Kürdistan diye coğrafi ve siyasi bir tanımlama yoktur.”

Muhattap Baydemir’di.

Kürdistan’a sinonim bulduğu, kalbini gösterdi.

Gelinen aşamada, paradoks bir tablo.

Kolonyal politikayı dize getirmek üzere söylenen bu gibi terimlerin sahiplerinin, 10 yılı aşkın cezaya çarptırıldıkları dönemi düşünüyorum.

Bunlardan biri Leyla Zana’ydı.

Kısa bir dönem önce, güvenlik güçlerine karşı mukavemet göstermediği de gerekçe gösterilerek, cezadan muaf tutuldu.

Günlük yaşamda, namlular ve tanklara komşu yaşayan ve günün birinde o tarihi Marş’a hazırlanan kitleler gibi, bükülmeyen Baydemir, halkı temsilen kalbini gösterdiğinde;

Kolonyal politikayı o anda temsil eden işgalci kolonyal gücün meclis oturumunu idare eden, Bahçekapılı da, varolduğunu bildiği Kürdistan’ı da, Baydemir’in kalbini de reddetti. 

Üst politikanın normal seyri mi bu? Evet: Kolonyal realite bu!..

Beni o anda düşündüren, Bu yazıyı kaleme aldığım Münih kentinde, 99 yıl önce olanlar.

7 Kasım 1918, Bavyerya Wittelsbach Hanedanlığı’nın sonunu getiren hareketin başladığı gün.

Bu günü ve Münih Konseyler Cumhuriyeti’nin kısa süren tarihini, şahsen bir araştırma ve tarihi gözlemle „Träumer-Als Dichter die Macht übernahmen“ (Hayalciler-Şairler iktidarı devraldıklarında) fasıllı, bir süre önce basıma giren kitabıyla aktaran, V. Weidermann’ın satırlarına başvuruyorum.

Güneşli bir günün sabahında, şimdilerde „Oktoberfest“ şenliğine mekan seçilen „Theresienwiese“nin batı meyilinde toplanan onbinlerce asker, sendikacı, işçi ve denizci, olası bir devrime hazırdılar…

Sosyal Demokrat Erhard Auer, günlerdir devrimin olacağından hareket eden, Kurt Eisner’in kıstırılacağını ve duruma hakim olduğunu açıklamıştı.

Kitleler „Barış“, „Yaşasın dünya devrimi!“ sloganlarıyla toplanmış ve Kurt Eisner: „Çok laf etmenin bir faydası yok! Devrimden taraf olan, bizi/beni taki etsin!.. Marş“ dedikten sonra, O aynı saatlerde, dünyanın en büyük şehiriçi parkı, „Englischer Garten“da gezintiye çıkan Kral’ın sonunu getiren yürüyüş de başlamıştı.

Ayın 8’ine bağlayan gecede, Ludwig III Hanedanlığı’nın alaşağı edilmesiyle, sonradan ilan edilecek „Freien Volksstaat Bayern“in Başbakanı olacak Kurt Eisner, bir bildirgeyle şu satırlara imza atmıştı: „…her insanın yaşamı kutsal olacaktır. Sakin olun ve yeni bir dünyanın inşa edilmesi için, katkıda bulununuz!“ 1918’in Aralık ayında tüm Bavyera’da 7 bin Konsey kurulmuştu.

Öncülüğünü, Ernst Toller, Gustav Landauer ve Erich Mühsam gibi yazar ve şairlerin yaptığı, temposu hızlı, varlığı kısa süren Münih’teki devrimin gözlemcileri arasında, Thomas Mann, Klaus Mann, Reiner Maria Rilke, Adolf Hitler, Viktor Klemperer, Oskar Maria Graf da bulunmaktaydılar. 

Ancak, dolaysız demokrasi ve adaletin sembolü haline gelen „Konseyler Cumhuriyeti“, tarihçileri ve sosyalistleri bugüne dek uğraştıran vazgeçilmez tarihi bir tecrübe olarak kaldı.

Bu, Almanya tarihinde realitede var olan vazgeçilmesi tüm zamanlar için mümkün olmayacak koca bir Hayal’in tarihi.

Rojava’daki devasa gelişmelerle günümüze damgasını vuran inatçı Hayal’ın de bir tarihi vardı:

Kürdistan’da 1984’de başlatılan, sonrasında „Vur Gerilla vur Kürdistan’ı kur!“ hayalinin realiteye yansıması/yansıyacağı gibi, kaçınılmaz bir geleceğin habercisi…

Yazarın diğer yazıları