PKK dimdik ayakta

 ‘’Komployu ABD yönetimi kararlaştırdı, planladı ve uyguladı. Dönemin ABD Başkanı Clinton’un bizzat imzası ve emirleri temelinde söz konusu komplo gerçekleşti. Kuşkusuz ABD böyle bir kararı alırken en çok İngiltere’den, İsrail’den güç ve destek aldı.’’

PKK Yürütme Komitesi Üyesi Duran Kalkan, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik Uluslararası Komplo’nun 3. Dünya Savaşı kapsamında planlanan ve bu savaşın amaçları doğrultusunda yürütülen bir saldırı olduğunu belirtti. Kalkan, 15 Şubat uluslararası komplosunun kimler tarafından planlandı ve uygulandığını, PKK ve Öcalan gerçeğinin hedeflenmesinin nedenlerini ayrıntılarıyla anlattı:

”Kürt halkı ve Kürt Özgürlük Hareketi olarak ‘Kürt Soykırım Günü’ olan ve halkımızın ‘Kara Gün’ dediği 15 Şubat 1999 komplosunun ve komploya karşı yürüttüğümüz tarihi özgürlük mücadelesinin 21. yıldönümünü yaşıyoruz. Bu komplonun gerçekleştiği 22. Şubat ayı oluyor. Çok açık ki halk olarak, hareket olarak, Kürt halkının dostları olan tüm devrimci-demokratik güçler olarak 21 yıl boyunca komploya karşı büyük bir direniş yürüttük ve binlerce şehit verdik. Bu vesileyle öncelikle bu direnişin mimarı olan Önder Apo’yu tarihi İmralı direnişi şahsında ve onun öncülüğünde gerçekleşen 21 yıllık bu büyük direnişi selamlıyoruz. ‘Güneşimizi Karartamazsınız’ şiarı ile Önder Apo etrafında ateşten çember oluşturarak Kürt halkının varlık ve özgürlük iradesi olan Önder Apo’yu sahiplenen ve savunan tüm kahraman şehitlerimizi saygı, sevgi ve minnetle anıyoruz. 22. mücadele yılında komploya ve onun sembolü olan İmralı işkence ve tecrit sistemine karşı çok daha güçlü mücadele yürüteceğimizi ve büyük kazanımlar elde edeceğimizi belirtiyoruz.

Öncelikle şunu ifade etmekte büyük yarar var. Uluslararası komplo her şeyden önce bir saldırı, hem de topyekûn bir saldırı, küresel bir saldırı ve imha amaçlı yürütülen bir saldırıdır. Söz konusu saldırı olayı soyut bir durum değil, yorumla belirlenecek bir husus da değildir, tam tersine somut bir olay ve bir gerçekliktir. Bu bakımdan önce bu somutluğu tanımlamak lazım. Yani komplonun zamanını, amaçlarını, hedeflerini, komployu yapan güçleri bir kere daha hatırlamak gereklidir.

Komployu ABD kararlaştırdı, planladı ve uyguladı

Herkes şu gerçeği çok iyi biliyor ki, komployu ABD yönetimi kararlaştırdı, planladı ve uyguladı. Dönemin ABD Başkanı Clinton’un bizzat imzası ve emirleri temelinde söz konusu komplo gerçekleşti. Kuşkusuz ABD böyle bir kararı alırken en çok İngiltere’den, İsrail’den güç ve destek aldı. Çünkü bu güçler birlikte hareket ediyorlar. Küresel kapitalist modernite sistemini birlikte yürütüyorlar.

Diğer yandan ABD, başta dönemin Mısır yönetimi, Hüsnü Mübarek olmak üzere birçok gücü de söz konusu komployu başarıya götürmek için kullandı. Aslında iktidarcı ve devletçi sistemin ihtiyaç duyduğu bütün imkânlarını kullanmaktan geri durmadı. Hatta onu da aştı; devlet olmayan birçok iktidarcı gücü de kullandı. Dahası sosyalist ve demokratik hareketin zayıflığından ve parti öncülüğünde yürüttüğümüz Özgürlük Hareketimizin zayıflığından da yararlandı. Bütün bunların hepsini değerlendirerek komployu planlayıp yürüttü ve sonuca götürmek istedi.

Bu temelde uluslararası komplo saldırısı bir imha saldırısı olarak Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın imhasını hedefledi. Öncelikle komplocu yöntemlerle kim vurduya getirerek bunu yapmaya çalıştı. Başaramayınca 15 Şubat komplosu temelinde TC’ye verip idam ettirmek istedi. Bu boşa çıkarılınca İmralı işkence ve tecrit sistemini geliştirerek çürütme politikasıyla Önder Apo ideolojik ve siyasi olarak yenilmek, bitirilmek istendi. Bu da boşa çıkarılınca mevcut Tayyip Erdoğan yönetimi, AKP iktidarı bu işle görevlendirildi. İslam ümmetçiliğine dayanarak Kürt toplumunun Önder Apo’ya ve PKK’ye desteğinin azaltılması için çalışıldı. İçten provakatif-tasfiyeci saldırılar dayatılarak PKK bölünüp-parçalanmak istendi. Bu konuda da başarısız kalınınca 2005 Ağustosu’ndan bu yana tekrar topyekûn-faşist-soykırımcı özel savaş temelinde imha ve tasfiye amaçlı çok yoğun bir saldırı yürütülüyor. Bu 15 yıldır devam ediyor. Bu saldırı başta Önder Apo olmak üzere gerillayı, kadın ve gençlik hareketimizi, dört parça Kürdistan ve yurtdışındaki halkımızı, dostlarımızı, tüm PKK’yi hedefliyor.

Faşist-soykırımcı TC devleti böyle bir saldırı yürütürken başta ABD olmak üzere NATO’dan istediği her türlü desteği alıyor. Kısacası uluslararası komplo saldırısı bu temelde topyekûn faşist-soykırımcı imha ve tasfiye konsepti temelinde devam ettiriliyor. İdeolojik, askeri, siyasi, ekonomik her boyutta yürütülüyor. Bu saldırıda hiçbir hukuk ve ahlaki kural dinlemeden, her türlü yöntem ve araç kullanılıyor.

Soykırım saldırısı

Uluslararası komplo stratejisinin şu şekilde oluşturulduğunu biliyoruz: Önder Apo’yu imha ederek PKK’yi tasfiye etmek, PKK’nin tasfiyesine dayanarak da yüzyıldır yürütülen Kürt Soykırımını sonuca götürmek! Yani özünde uluslararası komplo saldırısı bir soykırım saldırısıdır. Kürt halkının soykırımdan geçirilmesi saldırısıdır. Yüzyıldır başlatılmış, yürütülmüş olan bu soykırım saldırısı 9 Ekim 1998 tarihinden bu yana doğrudan Önder Apo’yu hedefleme temelinde uluslararası komplo saldırısı biçiminde sürdürülmektedir. Çünkü soykırım zihniyet ve siyasetine karşı Kürt halkının varlık ve özgürlük özlemleri, inançları, amaçları PKK öncülüğünde bir örgüte ve eyleme dönüşmüştür. PKK’yi yaratan, örgütleyen, yürüten de Önder Abdullah Öcalan’dır. Dolayısıyla Önder Apo Kürt halkının varlık ve özgürlük iradesi konumundadır. Yani bu temelde Kürt soykırımını tamamlamak için Kürt halkının varlık ve özgürlük iradesi olan Önder Apo’yu hedeflediler. Bu iradeyi Önder Apo’nun imhası ve PKK’nin tasfiyesi temelinde gerçekleştirerek yüzyıldır yürütülen Kürt soykırımını başarıya götürmek istediler.

Bu çerçevede komplonun 9 Ekim 1998 günü Önder Apo’nun Suriye’den çıkarılmasıyla başladığını biliyoruz. Esas komplo da 9 Ekim günü gerçekleştirilmek istenen bir saldırı biçiminde planlanmıştı. Önder Apo Suriye’den çıkartılmış, davet edildiği Yunanistan’a sokulmayarak boşlukta bırakılmıştır. Aslında böyle bir boşluk ortamında vurularak imha edilmek ve kim vurduya getirilmek istenmiştir. Önder Apo’nun Yunanistan’dan geri dönmemesi, oradan Rusya’ya ve sonrasında İtalya’ya gitmesi ve bu hareketliliğin başka biçimlerde devam etmesi sonucunda aslında 9 Ekim günü planlanan imha saldırısı boşa çıkarılmıştır. Bu sayede uluslararası komplo deşifre edilmiş ve ona karşı mücadele dediğimiz süreç ortaya çıkmıştır. Çeşitli, farklı yöntemlerle söz konusu imha başarılamayınca, işte süreç 15 Şubat 1999 komplosuna dönüştürülmüş ve idam öngörülmüştür. O da başarılamayınca 21 yıldır sürdürülen İmralı işkence ve tecrit sistemi ortaya çıkarılmıştır. Bu gün komplo demek İmralı işkence ve tecrit sistemi demektir.

Şimdi dikkat edilirse uluslararası komplo denen kapsamlı imha saldırısı doğrudan Kürt sorunuyla bağlantılı bir saldırıdır. Kürt sorunu demek Kürt halkının soykırıma uğratılması demektir, bunun karar ve pratiği demektir. Birçokları Kürt sorunu diyor, böyle tanımlıyor, zannediyorlar ki bu sorunu Kürtler yaratıyor. Öyle değildir. Kürt sorunu 1. Dünya Savaşı içerisinde farklı kapitalist tekellerin dünyayı paylaşmak için yürüttükleri kavga sonucunda ortaya çıkarılmıştır. Kürdistan’ı bölen, Kürt halkını yok sayan ve yok etmek isteyen bu zihniyet ve siyasettir. Dolayısıyla uluslararası komplo saldırısı Kürt soykırımını devam ettirme saldırısıdır. Bu temelde Kürt sorununun çözümüne karşıdır. Kürt varlığına ve özgürlüğüne karşıdır, Kürt sorununun demokratik, siyasi çözümünü engellemeye dönüktür. Daha genel ifade edersek; Kürdistan’ın özgürlüğünü, Türkiye ve Ortadoğu’nun demokratikleşmesini, insanlığın özgür ve demokratik yaşama kavuşmasını engellemek için küresel kapitalist modernite sisteminin öncüleri tarafından kararlaştırılıp, örgütlenip yürütülen ve bugüne kadar da devam ettirilmeye çalışılan bir saldırı olmaktadır. Demek ki kapitalist modernite sisteminin bir saldırısıdır. Onun küresel-hegemonik bir güç haline gelme özelliğiyle bağlantılıdır.

Çok iyi biliniyor ki, kapitalist modernite sistemi 1. Dünya Savaşı’yla birlikte Küresel-hegemonik bir yapı kazandı. 1. Dünya Savaşı da esas olarak Ortadoğu’da yürütülen bir savaş oldu. Ortadoğu’nun tarihsel ve güncel zenginlik değerlerinin, enerji kaynaklarının gasp edilmesi, onlar üzerinde egemenlik kurulması için yapıldı. Bu egemenliği paylaşma savaşı olarak gerçekleşti. Böyle bir Ortadoğu’yu ele geçirme savaşı çerçevesinde çeşitli tekelci güçler arasında varılan uzlaşma sonucunda Kürtler yok sayıldı ve yok edilmesi gerektiği kararlaştırıldı. Kürdistan’ın dört parçaya bölünerek dört ulus devletin egemenliği altına geçirilip ortak bir yönetimle yönetilmesi ve bu temelde Kürt soykırımının gerçekleştirilmesi öngörüldü. Bu ortak yönetim ve saldırı 20. yüzyıl boyunca sürdürüldü. Küresel kapitalist sistemin öncülüğünü yapan güçler Türkiye, İran, Irak ve Suriye devletleriyle geliştirdikleri Bağdat Paktıyla, SENTO’yla, İkili ilişkilerle,  ortaklaşa bu soykırım saldırısını yürüttüler.

Komplo Kürt sorununa dayanıyor

Bu soykırıma karşı Kürt varlığını ve özgürlüğünü duygu, düşünce, bilinç, çizgi, örgüt ve eyleme 1970’lerin başından itibaren harekete geçiren güç Önder Apo gerçekliği oldu. Önderliksel doğuş ya da Önder Apo gerçeği bu çerçevede yok edilmek istenen Kürt halkının ulusal varlığı, direnişi, dirilişi ve özgürleşme çabası oluyor. Önder Apo böyle bir gerçekliği ifade ediyor. Bunun örgüte ve eyleme dönüşmesi PKK ve gerilla mücadelesi olarak şekilleniyor. Parti öncülüğünde yürütülen gerilla direnişi temelinde Kürt sorunun demokratik çözümü dünya siyasetine dayatılıyor. Böyle bir duruma geldiği andan itibaren Kürdistan’ı parçalayan, Kürtleri yok sayan, yok etmek isteyen dünya siyaseti de söz konusu Kürt varlık ve özgürlük gelişimini imha ve yok etmek için bir saldırı yürütüyor. İşte uluslararası komplo bu saldırının doğrudan Önder Apo’yu hedefleyen planlı bir uygulaması, pratikleştirilmesi olmaktadır.

Demek ki uluslararası komplo Kürt sorununa dayanıyor. Kürt soykırımını hedefliyor. ABD öncülüğünde küresel kapitalist modernite sistemi tarafından yürütülüyor. Önder Apo’nun imhası, PKK’nin tasfiyesi ve Kürt soykırımının tamamlanmasını gerçekleştirmek istiyor. Bu bir anda ortaya çıkmıyor, bir tarihsel mücadele sürecini kapsıyor. Somut olarak 9 Ekim 1998 günü başlatılmış ve 15 Şubat 1999’da İmralı işkence ve tecrit sistemi haline dönüştürülmüş olsa da aslında daha önceden bir hazırlanma dönemi söz konusudur. Bu da esas itibariyle 1990’ların başından itibaren gelişen bir durumdur. Aslında 90’ların başından komplonun resmen başlatıldığı sürece kadar olan dönemi, söz konusu komplo saldırısı için bir hazırlanma dönemi olarak da görülebilir.

Bu durumda komplonun örgütlenmesini ve uygulanmasını ortaya çıkaran politik etkenler nelerdir, nedir? Denildiğinde; öncelikle 90’ların başından itibaren başlatılan 3. Dünya Savaşını görmemiz lazım. 3. Dünya Savaşı’yla uluslararası komplo saldırısı iç içe gelişen ve birbiriyle bağ içinde olan bir saldırıdır. 3. Dünya Savaşı’nın Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle gündeme geldiğini ve ABD-Irak savaşı olan Körfez Kriziyle başladığını biliyoruz. Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle birlikte küresel kapitalist sistemin öncülüğünü yapan ABD yönetimi ‘Yeni Dünya Düzeni’ projesi adı altında bir stratejik planlama yapmış ve bu temelde 20. yüzyıl boyunca sisteme karşı olan güç ve gelişmeleri tasfiye ederek kapitalist modernite sistemini kendi öncülüğünde dünyada yeniden yapılandırmak istemiştir. Bunu gerçekleştirebilmek ve Balkanlar’da, Kafkasya, Afrika, Asya, Amerika’da kapitalizm karşıtı gelişmeleri etkisiz kılabilmek için öncelikle Ortadoğu’yu denetim altına alma ihtiyacı duymuştur. Çünkü kapitalist sistem küresel-hegemonik güç haline ancak Ortadoğu’yu zapt ederek ulaşmıştır. Bununla birlikte ekonomik, siyasi hâkimiyet kurmuş olmasına rağmen Ortadoğu’yu tümden yutabilmiş değildir. Ortadoğu her an sistem karşıtı gelişmelerin yaşanabileceği bir alan pozisyonundadır. Bu nedenle kapitalist modernite sistemini Sovyetler Birliği’nin çözülüşü ardından yeniden yapılandırmak için öncelikle Ortadoğu’nun denetlenmesi gerekmiştir. Böyle bir planlama doğrultusunda Ortadoğu’yu denetleme saldırısını ABD Körfez Krizi ve Savaş’ıyla başlatmıştır.

Körfez Savaşı siyasi ve askeri müdahaledir

Irak’a yöneltilen Körfez Savaşı aslında tüm bölgeye dönük bir siyasi ve askeri müdahaledir. Sonuçları itibariyle de bölgenin kontrol ve denetim altına alınmasını hedeflemiştir. Bu durum nasıl gerçekleşmiştir? Öncelikle Irak’ın üçe bölünmesi, Saddam Hüseyin yönetiminin Bağdat etrafında kuşatmaya alınmasıyla ile gerçekleştirilmiştir. Çünkü alan olarak Irak, siyasi-askeri güç olarak da Saddam Hüseyin yönetimi sisteme karşı her türlü aykırı gelişmelerin ortaya çıkmasını en fazla taşıyan zemin konumundadır. Dolayısıyla öncelikle dünyanın orta göbeği, iktidarcı ve devletçi sistemin doğup, bugüne kadar geliştiği yer olarak Ortadoğu, onun da merkezi konumunda olan Irak denetim altına alınmak istenmiştir. Irak deyip geçmemek lazım. Sümer’den bu yana iktidar ve devlet sisteminin ilk ortaya çıkararak bugün küresel kapitalist hegemonya haline gelmesini sağlayan tarihsel gelişmenin başı ve coğrafya olarak merkezi konumundadır.

Diğer yandan Ortadoğu’daki bütün gelişmeleri etkileyen pozisyondadır. Saddam Hüseyin yönetimi de ne yapacağı çok belli olmayan, İran savaşının da ortaya çıkardığı sonuçlar temelinde her an her tarafa saldırabilecek bir yönetim pozisyonundadır. Böyle bir durumda Irak’ın denetlenmesi kapitalist modernite sistemi açısından hem çok gerekli ve hem de zor olan bir durumdur. Dolayısıyla sistemin, Sovyetlerin çözülüşü ardından kendi hegemonyasını yeniden ve daha sağlam yapılandırmak için saldırıya geçerken birinci hedefinin Irak’ı denetim altına almak olması gayet doğal ve anlaşılırdır. Irak savaşıyla aslında sadece Saddam Hüseyin yönetimi değil ve yine sadece Irak değil, bütün Ortadoğu ve Ortadoğu’daki devrimci-demokratik güçler, halk hareketleri, sistem karşıtı oluşumlar ve siyasi güçler denetim altına alınmaya çalışılmıştır. Bu nedenledir ki, Saddam Hüseyin yönetimine karşı küresel bir ittifak, hemen ardından bölgesel bir ittifak oluşturularak adeta Ortadoğu’da ve dünyada ABD öncülüğünde yeni bir siyasi yapılanma yaratılmak istenmiştir.

Irak’ın üçe bölünüp kontrol altına alınma müdahalesi ve Körfez Savaş’ıyla ABD’nin Ortadoğu’ya dönük yürüttüğü müdahalenin iki temel hedefinin daha olduğunu ifade etmemiz gerekir.

* Birincisi Ortadoğu’nun en dinamik güçlerinden biri olan Arap toplum milliyetçiliğinin ve radikalizminin merkezi konumunda bulunan Filistin devriminin ve direnişinin kontrol altına alınması ve tasfiye edilmesidir.

* İkincisi de 1. Dünya Savaşı’yla küresel hegemonyanın yok saydığı ve yok etmek istediği ama PKK öncülüğünde var olma mücadelesine yönelmiş olan Kürdistan’ın denetim altına alınmasıdır. Kürdistan’da varlık ve özgürlük adına ortaya çıkan gelişmelerin engellenmesidir. Bu bakımdan Körfez Savaş’ıyla Irak’a yöneltilen saldırı aslında Filistin ve Kürdistan devrimlerine yöneltilen birer saldırı olarak yaşanmıştır. Nitekim 1993’ten itibaren Oslo Barış Süreci adı altında Filistin’e bir tasfiye planı dayatılmıştır ki, günümüze kadar adeta bu plan uygulanmış ve Filistin direnişi bitirilme noktasına getirilmiştir. Böylece 1970’lerin, 80’lerin Ortadoğu’yu ve dünyayı en çok etkileyen devrim ve direniş ocağı bu biçimde söndürülmüştür.

1991’de Körfez Savaş sürecinde ise Çekiç Güç Operasyonu adı altında 36. paralelin kuzeyini kapsayan bir askeri planlama oluşturularak PKK’nin Güney Kürdistan’a girişi engellenmek ve PKK Kuzey Kürdistan’la sınırlandırılmak istenmiştir. Böylece Kuzey Kürdistan’da gelişen Kürdistan Özgürlük Devriminin Kürdistan’ın diğer parçalarına yayılarak başarıya gitmesi engellenmek, kontrol altına alınmak istenmiştir. 90’lı yıllar boyunca PKK öncülüğündeki Kürt Özgürlük Hareketine karşı da Çekiç Güç Operasyonu temelinde böyle bir saldırının yürütüldüğünü bilmemiz gerekir. Bu durum 1992 güzündeki Güney Savaşıyla sistem kazanmış, ardından NATO destekli Türk Ordusunun Kuzey’e ve Güney’e dönük saldırılarının artırılarak sürdürülmesi temelinde Kürt Özgürlük Mücadelesini yürüten gerilla hareketi ezilmek ve yenilgiye uğratılmak istenmiştir. İşte 9 Ekim 1998’de Önder Apo’ya imha amacıyla doğrudan başlayan saldırının hazırlık dönemini böyle değerlendirebiliriz.

90’lı yıllar boyunca Ortadoğu’da kurduğu bu denetime dayanarak ABD öncülüğü dünyanın diğer alanlarında 20. yüzyıl boyunca kapitalizm karşıtı gelişmeleri ekonomik, askeri, siyasi müdahalelerle etkisiz kılmış, eritip sisteme entegre etmeyi başarmıştır. Bunu sağladıktan sonra 1990’ların sonuna doğru yeniden yönünü Ortadoğu’ya çevirmiş, bu temelde Ortadoğu’yu da daha güçlü bir şekilde denetim altına alma, Ortadoğu’da sistem karşıtlarını daha fazla ezip yok etme planlaması temelinde yeni bir saldırı sürecinin içine girmiştir. Böyle bir saldırıyı yürütmede El-Kaide’nin 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’deki ikiz kuleleri vurması olayı da bir gerekçe olarak kullanılmıştır. Artık bunu kimler nasıl çıkarmıştır bilemeyiz. 2 Ağustos 1990 günü Saddam ordusunun Kuveyt’i işgalini kimlerin düşünüp ortaya çıkardığı bilinmediği gibi! 11 Eylül 2001 ikiz kule saldırısının da kimler tarafından ortaya çıkartıldığı yine bilinmemektedir. Yapılanlar belli, ama yaptıranlar tam net değildir. Bir olaydan kim en fazla fayda sağlıyorsa onun yaptırdığı söylenir. Dikkat edilirse bu olaylardan en çok fayda sağlayan ABD ve öncülük ettiği kapitalist modernite sistemi olmuştur. O halde doğrudan ya da dolaylı olarak bu tür söz konusu saldırılarla bu güçlerin ilişkilerinin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

O halde 3. Dünya Savaşı’nın ilk aşaması Körfez Savaş’ıyla birlikte başlamış ve 90’lı yıllar boyunca sürmüş, 90’ların sonunda Ortadoğu’ya ikinci bir müdahaleyle, yeni bir aşama olarak, Ortadoğu’yu daha sıkı denetim, baskı ve sömürü altına alma saldırısı halini almıştır. Bunun da hedefinde yine öncelikle Irak vardır. Saddam Hüseyin yönetiminin yok edilmesi vardır. Böyle bir müdahaleyi yapabilmek için kapitalist modernite sistemi yeniden Kürdistan’ı denetim altına alma ihtiyacı duymuştur.

Dikkat edelim sistem güçleri 1991 Körfez Savaş’ında Saddam ordularını ezmiş olmasına rağmen Bağdat’a girmemiş, Saddam Hüseyin yönetimini tümden yıkmamıştır. Neden? Çünkü öyle bir durumda ortaya çıkacak boşluğu Filistin ve Kürdistan devrimleri öncülüğünde sistem karşıtı gelişmeler biçiminde değerlendirileceğinden korkulmuştur. 91’den 2003’e kadar Saddam yönetimi Bağdat etrafında bu tür gelişmeleri engellemek için yaşatılmıştır. Dolayısıyla Saddam Hüseyin yönetimini yıkmak üzere yeni bir planlama yaparken söz konusu saldırı sonrasında ortaya çıkabilecek boşlukları kendi aleyhine değerlendirilmesini engellemek istemiştir. Bu konuda en çok korktuğu Kürt Özgürlük devriminin gelişimidir.

15 Şubat pazarlığı

Kuzey Kürdistan’da bütün saldırılara rağmen PKK öncülüğü ve gerilla hareketi yenilip, ezilememiştir. Bağdat’ta Saddam Hüseyin yönetiminin yıkılıp dağılması ardından PKK’nin bütün Kürdistan’a güçlerini yayabileceği, dört parça Kürdistan’da birden özgürlük devrimini geliştirebileceği korkusuyla Saddam Hüseyin’i yıkma operasyonunun Önder Apo’ya dönük 9 Ekim 1998’de startı verilen uluslararası komployla başlatmıştır. Dolayısıyla uluslararası komplo 3. Dünya Savaşı’nda Ortadoğu’ya dönük ikinci ABD müdahalesinin başlangıcı olmuştur. Komployla Önder Apo’nun etkisiz hale getirilmesi, PKK’nin dağıtılması, Kürt varlık ve özgürlük mücadelesinin tasfiye edilmesi hedeflenmiştir. Böylece Saddam Hüseyin yönetimiyle çatışmaya girildiğinde ortaya çıkabilecek boşluklardan oluşacak imkan ve fırsatlardan Kürt Özgürlük Devriminin yararlanması engellenmek istenmiştir. ABD, güçlü bir PKK varlığının olduğu, Önder Apo’nun mücadele yürüttüğü, PKK’yi ve gerillayı yönettiği koşullarda Irak’a saldırmaktan, Saddam Hüseyin yönetimini yıkmaktan korkmuştur. Böyle bir şeye girerse bundan PKK, Kürdistan Özgürlük Devrimi kazançlı çıkar ve küresel kapitalist sistemi aşan alternatif bir demokratik Ortadoğu sistemi gelişir kaygısıyla önce Kürt Özgürlük Hareketini, onun Önderliğini etkisiz kılmayı, ardından da Irak’a ve bölgenin diğer alanlarına yeni bir müdahale geliştirmeyi öngörmüş ve planlayıp uygulamaya koymuştur. Nitekim 15 Şubat komplosu tamamen böyle bir pazarlık temelinde gerçekleşmiştir.

Bu söylediklerimizin kanıtı şudur: CIA-MİT pazarlığı temelinde Önder Apo’nun Kenya’dan Türkiye’ye götürülmesi gerçekleşmiştir. Bu pazarlığın temelinde ABD’nin Saddam Hüseyin yönetimini yıkma saldırısında TC’nin vereceği destek vardır. Nitekim 15 Şubat 1999 günü saat 12’de dönemin Başbakanı Bülent Ecevit CIA’ya bu temelde güvence vermiştir. Bu güvence, ABD Saddam yönetimine saldırdığında TC’nin ABD’ye destek vereceği güvencesidir. Bu güvenceden 5 saat sonra Kenya’da CIA, MİT ve Türk Kontrgerillasına Önder Apo’yu teslim etmiştir. 15 Şubat korsanlık eylemi işte böyle bir pazarlık temelinde gerçekleşmiştir.

Buradan da görülüyor ki daha 15 Şubat 1999 tarihinde ABD Irak’a yeni bir saldırı yapmayı, Saddam yönetimini tümden yıkmayı, Bağdat’ı ele geçirmeyi, Irak’ı işgal etmeyi kararlaştırmış ve planlamış durumdadır. Onun için hazırlık yapmaktadır. İşte Önder Apo’ya ve Kürt Özgürlük Hareketine yöneltilen komplocu saldırı, kapitalist modernite sisteminin bölgeye dönük bu temeldeki yeni ve daha kapsamlı bir saldırısı için hem hazırlık hem de başlangıç olmuştur.’’

ANF/BEHDİNAN

Yarın: Komploya karşı mücadele nasıl gelişti?

Yazarın diğer yazıları

    None Found